Türcülük ve Manevi Haklar

hayvan-haklari-1

Decartes’ın hayvanları mekanik varlıklar olarak tanımlamasının üzerinden yüzlerce yıllık biyoloji bilgisi geçti. Artık hayvanların insanlar gibi karmaşık sinir sistemlerine sahip olduğunu, duyguları ve acıları tıpkı insanlar gibi hissedebildiklerini biliyoruz. 1970’lerde ortaya çıkarak kendi hareketini yaratan ve hayvan hakları mücadelesinin yeni omurgasını oluşturan “hayvan özgürleşmesi” terimi halen bu mücadelenin en doğru ve kapsamlı tanımını içinde barındırıyor. Hayvan özgürleşmesi hareketinin en önemli isimlerinden Peter Singer, 1975’te yayımladığı “Hayvan Özgürleşmesi” kitabında “Hayvanlar acı ve korkuyu hissedebiliyorlarsa onlara bunu nasıl yaşatabiliriz?” sorusunu gündeme taşıdı. Harekete büyük bir ivme kazandıran Singer, kitabında gücü ve ona sahip olanın diğerleri üzerindeki tahakkümünü masaya yatırdı. İnsanlara ilk kez karşılaştıkları paradigmalarla hayvanların eşit yaşam hakkı kavramını açıklayan eser, bu özgürleşme hareketinde devrimsel öneme sahip diyebiliriz.

“Hayvan Özgürleşmesi” hayvanların gıda, giyim, bilimsel araştırmalar ve eğlence amacıyla kullanımını tümden reddetmekten fazlasını veriyor. Peter Singer öncelikle kavram kargaşası yaratan terimleri kafanızdan uzaklaştırmanızı istiyor. Örneğin insan-hayvan karşılaştırması birbirinden uzak iki noktayı, kimi yerdeyse zıt anlamları ifade ediyor gibi görünüyor. Bunu ortadan kaldırmanın en kolay yolu insanın biyolojik olarak hayvanlar aleminin bir türü olduğunu net biçimde kabul etmek. Sonrasında insan ve insan dışındaki hayvanlar ifadeleriyle aradaki algısal farklılığı azaltmaya başlıyoruz.

Bir midye mi bize daha yakın yoksa bir maymun mu? İnsan, maymun ve midyeyi bir doğru üzerine yerleştirdiğinizde insan ve maymunun ne denli birbirine yakın, midyeninse bir o kadar uzak noktalarda yer aldığını fark edersiniz. Peki konu adlandırmaya geldiğinde? İşte o zaman tam yanı başınızdaki komşunuz ile midyeyi bir isimle anar, kendi türünüzü ise bu gruptan ayırırsınız. Peter Singer’ın insanın hayvana bakışındaki hatayı gösterirken kullandığı bu basit örnek tek başına bile paradigma değiştirmek için yeterli.

Öldürerek Beslenmenin Ahlaki Açmazları

Hayvan hakları ve özgürleşmesi çok fazla ayağa sahip. Bunun nedeni hayvanların pek çok farklı amaçla ve farklı biçimlerde zulme uğruyor olması. Özgürleşme hareketinin mücadele alanlarını kabaca ve sektörlere göre sınıflarsak; gıda, giyim, araştırma, eğlence gibi birkaç başlık oluşturabiliriz. Can kayıplarının ve mağduriyetin en yoğun yaşandığı yer ise gıda sektörü. Hayvan hakları aktivisti vegan yazar Jeffrey Moussaieff Masson’un hayvanların gıda amaçlı sömürülmesini konu alan kitabı “Tabağındaki Yüz” hayvan haklarının en çok ihmal edilen kısmını gözler önüne seriyor. Bu kitap sadece konunun dışında kalanları uyandırmak için değil. Vejetaryenler ve veganların da fark etmeden hayvan sömürüsüne ortak olmalarının önüne geçecek çok önemli bilgileri sunuyor. Bunun yanında yazar gıda maddesi üretimi amaçlı endüstrileşmiş hayvan sömürüsünün yol açtığı çevresel problemler ile hayvansal üretimdeki ekonomik verimsizlik gibi faktörleri de detaylıca inceliyor. Masson bir psikanalist olarak, soframızda yer alan “lezzetli ürünleri” keyifle yerken ciddi bir inkâr psikolojisi içine girdiğimizi, böylece ardındaki zulme karşı körleştiğimizi vurguluyor ve gözlerimizi gerçeğe açmamız için çarpıcı detaylara yer veriyor.

Veganların gıda için hayvan kullanımı konusundaki düşünce ve propagandaları “hayvanlara acımak ve onları yemekten vazgeçmenin” çok ötesinde. İlk akla gelen hayvanların yaşam hakkı olsa da, çiftlikler ve hayvansal üretim tesislerinin ekolojik tehlikeleri ve ekonomik verimsizliği beraberinde getirdiğini gösteren birçok araştırma var. İnsan yaşamının önceliği düşüncesine kendini kaptırmış olanlara Peter Singer’ın insan hayatını kurtarırken hayvanlara yapılan zulmü de yok edecek bir önerisi var. Yazar, insan hayatı daha önemliyse, az miktarda hayvansal protein için hayvanları beslerken harcanan milyonlarca ton tahılı insanlara yedirerek çok daha fazla insanı doyurabileceğimizi söylüyor. Halen geniş bir kesiminde açlığın yaşandığı dünyada, daha az insanın damak zevkine karşılık Singer’ın adil bir teklifi var: Daha çok insanın tokluğu.

Kutsallaştırılmış Hayvan Ölümleri: Deneyler

Tıbbi araştırmalarda hayvanların kullanımı halen tartışmalı konulardan. Hayvan özgürleşmesinde, çok büyük kısmı birbirinin tekrarı olan ve kısıtlı fayda sağlayan deneyler tamamen reddediliyor. Önemli hastalıklara çare bulmak söz konusu olduğunda ortaya çıkan tartışmalar ise bir başka ahlaki problemi beraberinde getiriyor. İnsana fayda sağlayacak bir ilacı denerken, çok daha doğru sonuçlar verecek olmasına rağmen, neden insan değil de başka türler seçiliyor? Deneylerde yoğun olarak kullanılan memelilerin sinir sistemlerinin insanınkiyle çok benzer olduğunu, acıyı ve korkuyu aynı şekilde hissettiklerini biliyoruz. Hayvan deneyi yanlısı etik araştırmacıları insan dışı türlerin gelecek planı kurma, gelişmiş idrak ve toplumsal değer yaratma gibi yetileri olmadığı savından beslenerek, yüksek riskli uygulamalarda hayvanların tercih edilmesinin ahlaki olduğunu savunuyorlar. Hayvan hakları aktivistleri bu noktada zihinsel olgunluğa erişmemiş bebekler ya da bu sayılan yetilerin hiçbirini barındırmayan zekâ geriliği olan bireylerde deney yapılması teklif edilemezse bunun hayvanlar için de teklif edilemeyeceğini öne sürüyor.

Hayvan hakları konusunda “radikal” görüşleriyle hayvan özgürleşmesi hareketinin önemli isimlerinden biri olmuş ahlak felsefecisi Prof. Tom Regan “Kafesler Boşalsın” adlı kitabında tıp araştırmalarından, kozmetiğe ve ev temizlik malzemelerinin üretimine kadar her alanda uygulanan deneylere “yararların abartılması” argümanıyla bakıyor ve gereksizliklerini araştırma verileriyle ortaya koyuyor. Yazar bunun yanında, günlük hayatın normali haline gelmiş büyük hayvan hakları ihlallerine dikkat çekiyor. Endüstrileşmenin hayvan yaşamını yok eden sistemleri de beraberinde getirdiğini vurgulayan Regan, gıda tesisleri, araştırma laboratuvarları, sirkler ve hayvanat bahçeleri gibi sistematik ölüm kamplarını eleştiriyor ve hayvanların bilinçli varlıklar olarak saygıyı ve özgür yaşamı hak ettiklerini söylüyor. Hayvan özgürleşmesi hareketinin temelini oluşturan bu düşünce Regan’ın iyimser öngörüsüyle birleşiyor. Yazar kafesleri boşaltma metaforuna büyük bir ahlaki değer yüklüyor. “Kafesler Boşalsın” canlıların fiziksel ve ruhsal tutsaklıklarının ahlakı çürüten yanını görünür hale getiriyor.

kali9

Türcülük ve Manevi haklar

Hayvan özgürleşmesi savunucuları türcülük ile ırkçılığın kardeş olduğunu biliyorlar. Canlılar arasında yapılan ayrımı ve seçilmiş türlere yönelik sistemli ayrımcılığı kabullenen insanlar, uygun koşullar oluştuğunda bu zulmü kendi türü içinde de kabullenebiliyor. Buna et endüstrisi ve hepçil beslenenlerin körlüğünü örnek olarak gösterebiliriz. Her gün yüz binlerce hayvanın sadece “et” için öldürülüyor olmasını kabullenen insanlar, kendilerine mezbahaların iç yüzü gösterildiğinde kurban edileni kendinden ayıran keskin farklar olduğunu öne sürerek vicdani rahatlama sağlıyor. Yine hayvanların insanlar için “yaratıldığı” düşüncesini besleyen dinsel inançlar da insanı diğer türlerden koparıp başat bir noktaya çekiyor. Biyoetikçiler ve hayvan özgürleşmesi savunucuları insanların bu “kendini farklılaştırma” eğiliminin büyük savaşlar ve soykırımlar da kendini gösterdiğini savunuyor. Böylece kendinden farklı olan her tür ya da ırka empati kurmaksızın yaklaşmanın yolu açılmış oluyor.

Hayvanlar manevi haklara sahip olabilir mi? Eğer olabilirse bu hakların sınırları neye göre belirlenir? Hayvan hakları insan hakları ile çatışır mı ya da çatıştığı durumlarda hangi hak üstün gelir? Hayvan haklarını felsefi alanda sorgularken sorulabilecek sayısız soru var. Temelde hayvanların kimi haklara sahip olabileceği görüşünde toplanan geniş bir kitle bulunuyor. Ne var ki iş, hakların türler arası ayrımına geldiğinde hayvan hakları ile insan haklarını eşit ya da paralel gören insan sayısı oldukça az. Hayvan haklarını insana alternatif koşan sorular duyarlı kesimin kendi içinde parçalanmasına yol açıyor. Ahlak felsefecisi David DeGrazia “Hayvan Hakları” kitabında hayvanları manevi haklarının anlaşılabilmesi için modeller sunuyor. Onların yaşam döngüleri, bu döngü içindeki pozisyonları, sosyalleşme güdüleri, türdeşleri ve diğer türlerle ilişkilerini örneklerle açıklayan yazar, hayvan zihninin insandan çok da farklı işlemediğini ortaya koyuyor. Bizler kadar kompleks düşünceler üretemese de hayvanlar da hayatlarını devam ettirmeye yönelik stratejiler kuruyor, hiyerarşik gruplar ve aileler oluşturuyorlar. DeGrazia aramızdaki farkın düşünüldüğü kadar büyük olmadığını tekrarlarken mevcut farkların da insana avantajlı rol sağlamak için yeterli olmadığını söylüyor.

Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?

Hayvanlar hakkındaki yerleşik görüşlerimize iki temel düşünce damgasını vuruyor. İlki, hayvanlara gereksiz acı çektirmemek gibi dolaysız bir yükümlülüğümüz olduğu düşüncesi. Ancak hayvanları mal olarak gören ahlaki yapılanma hayvanlara acı çektirmeyi yasaklayan kuralları pratikte anlamsızlaştırıyor. Hayvanlarla ilgili ahlaki görüşlerimizi şekillendiren ikinci düşünce ise olağanüstü durumlarda insanların çıkarlarına öncelik vermemiz gerekliliği. Hayvan hakları aktivisti ve hukuk profesörü Gary L. Francione bu düşünceleri “Çocuğunuz mu yoksa köpeğiniz mi?” sorusuyla irdeliyor.

Yanan bir binada çocuğunuz ve köpeğiniz mahsur kalsa önce hangisini kurtarırdınız? Peki ya çocuğunuz ve yabancı bir çocuk? Yanan binada köpeğiniz ve Hitler olsa; peki o zaman hangisini kurtarırdınız? Uç örneklerle yaşam hakkı yönünden hayvan-insan karşılaştırmasını farklı boyutlara çeken araştırmacı, insanların ahlaki bir şizofreni durumu içinde olduğunu savunduğu “Hayvan Haklarına Giriş” kitabında yaşamın tüm türler için aynı öneme sahip olduğunu ve bu hakkın hiçbir bahaneyle yok sayılamayacağını söylüyor. Farklı amaçlarla öldürülen hayvanları sayısal olarak sıralayan yazar göz ardı edilen canların hayal bile edilemeyecek çoklukta olduğunu vurguluyor. Ahlaki kuramlar yaratabilmesiyle övünen insanlığın nasıl bir ahlaki patolojiyle bu ölçüde büyük bir zulmü görmezden geldiğini sorguluyor.

Kurguda Hayvan Hakları Yüzleşmesi

Hayvan hakları, hakkında çok az şey bilinen bir alan olduğundan, hak mücadelesine ilgi duyanların öncelikle kılavuz niteliğindeki kitaplar ve felsefi sorgulamalara yer veren eserlerle başlamasının faydalı olacağını düşünüyorum. Hak ve özgürlükler alanında aktivizm gösterenlerin dahi konu hayvan hakları olunca büyük eksikler ve yanlış bilgiyle hareket ettiklerini görüyoruz. Temel kavramlar, sorgulama biçimleri ve insan-insan dışı hayvanlar arasındaki yaşamsal eşitliklerin irdelendiği didaktik kaynakları yeterince okudum diyorsanız Michael Tobias tam aradığınız isim. Tobias’ın “Acıyı hissetmek için kurban olmak gerekmez” sloganıyla sunduğu kitabı “Öfke”, hayvan haklarını provokatif bir kurguda ele alıyor. Tobias insanların eskiden doğanın bir parçası olarak yaşarken modernleşme ile antroposentrik eksene kaydığını, dünyadaki tüm canlıların kendisi için yaratıldığına yönelik boş bir inanç geliştirdiğini ve bu inancın hayvana yönelik sistemli ve korkunç bir zulüm ağı yarattığını söylüyor. “Öfke” büyük bir hesaplaşmanın öyküsü. İnsanın diğer türler üzerinde oluşturduğu tahakkümün intikamı bu kurguda alınıyor. Kitap sarsıcı anlatımıyla kimi yerlerde rahatsız edici gelse de zihinde büyük yırtılmalar yaratarak bakış açınızı değiştirecek güce sahip.

Mücadele Yeni Başlıyor

Türkiye’de hayvan hakları henüz emekleme aşamasında. Dünyada bu konuda büyük bir mücadele devam ediyor olsa da hayvan özgürleşmesinin sağlanmasına daha çok uzun yıllar var gibi görünüyor. Ülkemizde yasalar halen hayvanı “mal” olarak görüyor. Neyse ki hayvan haklarını yalnızca sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklerin refahından öteye taşıyabildik. Hayvan haklarının sokak hayvanlarıyla sınırlı kaldığını 90’lı yılların sonunda hayvanların giyim sektöründe kullanılmalarına karşı savaşan kürk ve deri karşıtı inisiyatifin başlatıcılarından biri olarak, gerekli motivasyonu Peter Singer, Tom Regan gibi felsefecilerin yazılarında bulduğunu söyleyebilirim. Bugün bu önemli etikçilerin önayak olduğu hayvan özgürleşmesi mücadelesi birçok hareketi doğurmaya devam ediyor. Bunların arasında ALF (Hayvan Kurtuluş Cephesi) gibi global oluşumlardan, “Kürke Hayır” ya da eğitimde deney karşıtı vicdani ret grupları gibi yerel inisiyatifleri sayabiliriz. Tüm özgürlüklerin bir arada yaşandığı bir dünya hayalinde önümüzü aydınlatan tüm üretken zihinlere teşekkürler.

“Kafesler Boşalsın”, Tom Regan, 316 s., Çev: Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, 2007
“Tabağındaki Yüz”, Jeffrey Moussaieff Masson, Çev: Zülal Kalkandelen, 267 s., Paloma Yayınevi, 2015
“Hayvan Haklarına Giriş”, Gary L. Francione, Çev: Renan Akman-Elçin Gen, 328 s., İletişim Yayınları, 2008
“Öfke”, Michael Tobias, Çev: Algan Şezgentüredi, 335 s., Versus Kitap, 2006
“Hayvan Özgürleşmesi”, Peter Singer, Çev: Hayrullah Doğan, 363 s., Ayrıntı Yayınları, 2005
Hayvan Hakları”, David Degrazia, Çev: Hakan Gür, 176 s., Dost Kitabevi Yayınları, 2006

 

Posted in ≡ Remzi | Leave a comment

21 Kasım: Bugün Feyruz doğdu!

 

adını yaşlı bir ağaca yazdım sevgilim,
yarın yaralı hikayelerimizin üzerine yağmur yağdığında,
halen yerinde duruyor olacak…

Posted in Nota | Leave a comment

Gitmek…

Posted in Nota | Tagged , | Leave a comment

Bûka baranê*

Dilek Doğan'ın ardından...

Dilek Doğan anısına…

 

Yarim, sevdiğim, gök kuşağım.
Yeter artık süslen baharın renkleriyle,
Yeter artık süslen güneşin renkleriyle…

 

*Bûka baranê, kelime kelime çevrildiğinde “yağmurun gelini” demek. Tam Türkçe karşılığı ise “gök kuşağı“.

Posted in Nota | Tagged | Leave a comment

Erkek dünyanın acılı kadınları

kadinlar

Genç hayatlarımız bu toprakta çürüyor, evet buna üzülüyorum. Ama psikolojim biraz garip.

İleri yaştakileri düşününce daha çok üzülüyorum.

Mesela anneannem torunundan küçük çocukların parçalandığını dinlerken nasıl bir ruhsal yırtılma yaşıyor.

Misal anneler, pekala kendi çocukları olabilecek güzel genç yüzlerin solduğunu duyarken nasıl bir yürek ağrısı hissediyorlar.

Özellikle de hep kadınları düşünüyorum. Erkek dünyanın acısını göğüsleyen kadınları…

Erkek dünyanın armağanı yaşlarla gözlerinde…

Erkek dünyanın yarattığı savaşlarda korumaya çalıştıkları çocuklarını düşünüyorum.

Kan kokusuyla iştahı açılan azınlığı yok sayarak, sadece gerçek annelerin acısını düşünüyorum.

Yumruğumu sıkıyorum.

Sen şimdi bizi acıttın ya, hani mutsuz ettin. Yine güleceğiz. Hem de “inadına”.

Posted in Bellek, Hayat | Leave a comment

Bir amatörden

Bir profesyonellik masalı tutturmuşlar.

Neymiş? Oğlun öldüğü gün bile sahnede seyircilere güleceksin. Öfkeni yutacaksın, ağlamayacak, plastik suratınla kazık gibi duracaksın.

Ne bu “profesyonellik”ten anladığınız? Salya sümük ağlayamayacaksam ben profesyonel değilim ya da dizlerim kesilene kadar gülmeyeceksem. Duyguları perde arkasında yaşayacaksam, sinirlendiğimde “Ne diyorsun be!” diyemeyeceksem, okuduğum haber sayfasına iki küfür sallayamayacaksam örneğin.

Plastik suratsa bu profesyonel, ben değilim. Plaza ağzıyla poker face yani.

Yaşadıklarım bakışlarıma yansımayacaksa yaşamıyorumdur.

O ifadeyi gördüm, yaşamayan yüzü yani. Ben o değilim.

İki yüzlü, yalancı ve yağcı olmaksa bu profesyonellik, değilim.

“Siz” olmaksa özetle, ben değilim.

Posted in Hayat | Leave a comment

Cinsellik her şeyi içerir

erotica

Nedim Gürsel kısa bir aradan sonra yeni öykü kitabı “Tehlikeli Sevişmeler”le karşımıza çıktı. Yirmi öyküden oluşan kitapta, kadın-erkek ilişkileri, zaman, geçmişle hesaplaşma, ayrılık ve yalnızlığın cinsellik ekseninde irdelendiğini görüyoruz. Bu temel izleği tüm öykülere sokan yazar aynı zamanda Türkiye’nin iki büyük sorununu da ayrı iki öyküde ön plana çıkarıyor: Radikal İslam ve Kürt mücadelesi. “Tehlikeli Sevişmeler”de Gürsel’in bundan önceki öykülerinden farklı bir üsluba yöneldiğine dikkati çekmek gerekiyor. Daha önceki eserlerinde yoğun olarak tasvirlere yer veren yazar, bu öykü kitabına diyalogları da dahil ediyor. Nedim Gürsel yeni öykülerini cinselliğin git gide hayatın dışına itilmesine bir tepki olarak yazdığını söylüyor.

“Öykülerinizde hep bir yol, yolculuk var. Eskide kalmış bir şehre geri dönüş ya da yepyeni bir yerde kurulacak yeni başlangıçların peşinde… Yollarla aranızda özel bir bağ var desek?”

“Evet. Çok ilginçtir. 1967 yılında, Vedat Günyol’un yönettiği, o zamanın kalburüstü edebiyat dergilerinden ‘Yeni Ufuklar’da yayımlanan ilk öykümün adı ‘Yolculuk’tu. Henüz 16 yaşımdaydım. Yol ve yolculuk benim kitaplarımın ana izleklerinden biridir diyebilirim. Bunu gezi kitapları da yazmış bir yazar olarak söylemiyorum, romanlarımda ve öykülerimde de yolun ve yolculukların önemli bir yeri olduğu doğru.”

“Kaçıp gitmek, uzaklaşmak, geçmişin izlerini takip etmek ve tekrar dönmek… Bu gel gitler insan hayatının bir parçası sanırım…”

“Bunlar benim hayatımın bir parçası aslında. 1971 yılında 12 Mart Muhtırası’ndan sonra Paris’e gitmek zorunda kaldım. Benim için sürgün bir seçim değil bir zorunluluktu başta. O zaman ‘Halkın Dostları’ dergisinde Gorki üzerine bir yazım yayımlanmıştı. Henüz 20 yaşımdayken bu yazım hakkında askeri savcı dava açtı ve hakkımda hapis istedi. Aradan kırk yılın üzerinde bir zaman geçti ve hayatım hep gidip gelmelerle devam etti. Bu çok yerleşik olmayan hayatımın izdüşümleri de bir ölçüde yazdıklarıma yansıdı.”

“‘Tehlikeli Sevişmeler’de bir nevi cinsellik öyküleri dizisiyle karşımızdasınız…”

“Kitabımda iki bölüm var. İlk bölüm bir kadın ve bir erkek, ikinci bölüm ise ‘Homo eroticus’. Aslında cinsel ilişkiyi tüm ayrıntılarıyla anlatan bir kitap. Bir bütünlüğü var. Ama bu ilişkilerin mekânları değişik. Bu mekân bir otel, açık alan ya da bir kumsal olabiliyor…”

“Hatta cennet bile olabiliyor.”

“Evet, hatta cennet bile. Sanırım kitabın en fazla gürültü koparacak öyküsü de ‘Cennette Bir Mevsim’ olacak.”

“‘Cennette Bir Mevsim’de İslam’ın ‘öteki dünya’ düşüncesine ciddi bir eleştiri var. Din bizlere düşsel bir dünya vaat ederek buradaki hayatlarımızı anlamsızlaştırıyor mu?”

“Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. İnançlı insanlara saygı duyuyorum. İnanç benim de sorguladığım ve beni de çok düşündüren bir konu. Bu öyküde özellikle şu sorgu var: Cennet sadece cinsel hazzın olduğu bir yer midir? Demek ki insanoğlu böyle bir şeyi cennet olarak görüyor ki, bu yaşama kavuşmak için ölümü göze alıyorlar. Bugün şehit olup, cennette tapu almak için bu dünyadan vazgeçen ama başka insanlara da çok büyük zararlar veren, inançlı olduklarını iddia eden katiller var. İslam adına işlenen cinayetlerde suçsuz insanlar birileri cennette rahat etsin diye kurban ediliyor. Bunun üzerine düşünmeli, bunu sorgulamalıyız. İnsanın içinde sonsuz hayata sahip olma özlemi yatmasaydı dinlerin de hiçbir geçerliliği kalmazdı diye düşünüyorum.”

“Yine bu öyküde, Kuran’ın müjdelediği cenneti kazanan gazeteci bir süre sonra burada sıkılmaya başlıyor. Bu noktada, cennetin ‘en iyi’ olmadığını görüyoruz sanki?”

“Kuran’da cehennemle ilgili bölümler çok daha lirik ve etkileyici. Özellikle cehennem azabından bahsedilen bölümler yer yer bir yazınsal güce erişiyor ve insanı korkutuyor. Benim çocukluğum cehennem korkusuyla geçti. ‘Allah’ın Kızları’ kitabımda da bunu ayrıntılarıyla anlattım. Çocukluğumda cennet beni çok ilgilendirmiyordu ama cehennemden korkuyordum.”

“Öykülerinizin tümünde cinselliğe geniş yer ayırıyorsunuz. Sizce cinsellik hakkında daha çok mu konuşmalıyız?”

“AKP iktidarı süresince Türk toplumu çok hızlı bir biçimde muhafazakârlaştı. Siyasi iktidar tarafından özel hayatımıza karışılmaya başlandı. ‘Tehlikeli Sevişmeler’ buna karşı bir misilleme, bir başkaldırıdır. Cinsel özgürlüğün de bir değer olduğunu unutmamalıyız. Kitabın başına özellikle Walt Whitman’dan şu alıntıyı koydum: ‘Güzelliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen erkeği severim. Cinselliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen kadını severim.’ Ben de aynen böyle düşünüyorum. Utanmamamız gereken bir durumken onu gizlememiz gerektiği yönünde ciddi bir dayatmayla karşı karşıyayız. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu muhafazakâr tutuma karşı özgürlüğü, demokrasiyi gündeme getirmek için bu kitabı yazdım. Cinsel özgürlüğün de özgürlük kavramının önemli bir parçası olduğunu aklınızdan çıkarmayın. ‘Tehlikeli Sevişmeler’i oluşturan öyküler son iki yıla ait. Çünkü son yıllarda, muhafazakâr değerlerin siyasi iktidar tarafından bireylere dayatılması üst noktalara erişti. Cinselliğin özgürce yaşandığı öykülerimle bu gidişatın karşısında bir duruş sergiliyorum.”

“Kahramanlarınız uzun yıllar yoğun cinsel hazlar yaşamışlar. Ancak onları ele geçirmiş olan bir ‘eksik hissetme’ hali varlığını hep koruyor…”

“Öykülerde söz konusu olan hayatlar şu ifadeyi doğruluyorlar: ‘Mutlu aşk yoktur.’ Aşk aslında cinselliktir. Cinselliğin özünde ise bir ölüm dürtüsü bulunur. Eros ve Thanatos bir arada tasvir edilmiştir. Eros oklarıyla vurur insanı ve insanın canını acıtır. Thanatos da oradadır ve oklara hedef olan âşığı sonunda Hades’e, cehenneme götürecektir. Aşkın özünde bir yıkım vardır. Bu ya öz yıkıma dönüşür ya da karşıdaki bireye yönelir. Öykülerimde cinselliğin temelindeki bu ölüm dürtüsünü de işlemek istedim.”

“Kitabınızda insanlar yaşıyor, seviyor, sevişiyor ve ölüp gidiyorlar. Bu devinim yaşam pratiğimizle örtüşüyor. Peki, bize hayatlarımızın özel bir anlamı olduğu yönünde yapılagelmiş telkinler neyin nesi?”

“Hedonizm anlayışı, haz düşkünlüğü. Kaybedecek bir şeyiniz varsa ölümden korkarsınız. Dinlerde bu dünyanın geçiciliği özellikle vurgulanır ve inananlara hazlardan yoksun kalarak kendilerini öteki dünyaya hazırlamaları telkin edilir. Öteki dünyada sonsuz haz vaadi vardır. Kuran’daki cennete yapılan göndermelerde hayatınız boyunca kendinizi yoksun bıraktığınız cinsel hazzın size armağan edileceği söylenir. İslam’da cennetin kadına fazlaca bir şey getirdiğini söyleyemeyiz. Cennet adeta erkek için yaratılmıştır. Burada da erkeğe vaadedilenlerin temelini onun cinsel isteklerini sınırsızca yaşaması oluşturur.”

“Öykülerde kahramanın içinde boğulduğu bir kayıp duygusu ve derin bir mutsuzluk var. Birçok insanın hayatlarını sorguladıklarında ‘gerçekten’ mutlu hissettikleri anların oldukça az olduğunu görüyoruz. Acaba insan ruhu bu yaralı halden mi besleniyor?”

“Böyle bir yanımız olduğu kesin. Ancak yaşamanın güzel ve hayatın yaşamaya değer olduğunu da düşünüyorum. Bu öykülerde bir karamsarlık var çünkü erkek kahraman olgun yaşlarında. Bunun endişesi içinde. Dipte bir ölüm endişesi var. Bu halet-i ruhiye içinde yaşıyor. Eski sevişmeler artık ona acı vermeye başlıyor. Çünkü tekrar yaşanmayacak, geri dönmesi imkânsız hazlar var anılarında. Bunun kederi bazı bölümlere yansıdı. Yine de Nâzım Hikmet’in kendi adıyla imzaladığı tek romanında dediği gibi ‘Yaşamak güzel şey, kardeşim.’”

“Tutkunun yıkım, özlemin ise bıkkınlık getirdiğini söylüyorsunuz. Tutkunun, özlemin ve acının estetize edilmesi yazın dünyasında oldukça sık karşılaştığımız bir durum. Siz ise bunun tam tersini yaparak insanlara bu hislerin zararlarından bahsediyorsunuz. Sizce insanların bu duygulara yönelmesinin ardında onların tetiklediği bir haz mı yatıyor?”

“Bazı insanların karakterinde acıdan duyulan bir haz olabilir. Özlem, acı ve tutku. Ben bu üç kavramı yalın bir biçimde anlatmaya çalıştım. Bunlar bizim hayatlarımızda olan şeyler. Örneğin özlem aşk ilişkisinde önemli bir duygu. Aşkın stratejisinde bu kavramların hepsi var. Bu yüzden bu duygulara yönelmek kişinin karakterinden bağımsız olarak ortaya çıkabilir ve ona zarar verebilir.”

“Bir yerde ‘Hayat önünüzdeyse, anı ve arzulardan bir enkaz yığını değilse yaşadığınız…’ diyor kahraman. Sizce hayat mutlaka bir enkaz olmaya doğru mu gider?”

“Mutlaka diyemeyiz. Ben anıların ve geçmişte kalan aşkların enkaza dönüştüğü hayatları anlattım. Kahraman hayatının büyük kısmını geride bırakmış ve artık o günlere dönme şansı yok. Dolayısıyla geçmişini bir enkaz olarak görüyor. Çünkü birçok yıkım yaşamış.”

“Kitabınızın ikinci bölümü ‘Homo eroticus’a Walt Whitman’ın ‘Cinsellik her şeyi içerir’ cümlesiyle başlıyorsunuz. Bu bölümde de kahramanlarınız yine hep çok eşli. ‘Victoria’da bunu ‘Yatıp kalktığın kadınla her zaman sevgili olmayabilirsin’ ifadesiyle de vurguluyorsunuz. Bu çok eşlilik durumu sizce insan doğasının bir parçası mı?”

“Çok eşlilik birçok toplumda zaten kurumsallaşmış ve yaygın bir pratiktir. İslam’da da bu böyle. Derler ki; Cahiliye Dönemi’nde kabile toplumu olan Araplarda sonsuz sayıda eşe izin vardı ve bunu İslam dörde indirgedi. Gerçi İslam peygamberinin bu sayıyla sınırlı kalmadığını söyleyebiliriz. Bu tarihsel bir gerçeklik. Başka toplumlarda da çok eşlilik var. Bunu yasaklayan Hıristiyan toplumlarında da metres ve âşık dediğimiz kurumlar devreye giriyor. Çok eşlilik bence insanın yapısında var ve üstyapı, ahlak kategorileri ve dinler bunu yasaklama ya da azaltma eğiliminde olmuşlar.”

“Peki cinsellik ile aşkın ilişkisi nedir?”

“Cinsellik aşkın temelidir. Tutkulu bir cinsel birleşmenin dışında aşk nasıl olabilir bunu bilemiyorum. Aşk farklı şekillerde yorumlanabilir elbette. İlahi aşk gibi. Ama sadece ‘aşk’ dediğinizde anladığım kadın ve erkek arasındaki çekim ve cinselliktir. Tekrar Whitman’ın sözüne vurgu yapmak istiyorum; cinsellik her şeyi içerir. Tüm konuşmalarımızdan da ortaya çıkan bu. Varoluşumuzu belirleyen ve yönlendiren şeyin aklın yanında daha çok da libido olduğunu düşünüyorum. ‘Tehlikeli Sevişmeler’de de varoluşun libido tarafından yönlendirildiğini kendimce bir üslup kurarak anlatmaya çalıştım.”

“Ama cinsellik kahramanlarınızı bir arada tutmaya yetmemiş sanki. Sizce insanları bir arada tutan şey ne o halde?”

“Ben karşılıklı sadakate dayanan ve gerçek aşk olduğu iddia edilen durumun çok ender olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ‘Tehlikeli Sevişmeler’de bir yalnızlık var. Kadının da erkeğin de yalnızlığı… Aslında kitabı da böyle özetleyebiliriz. Cinselliği anlatıyor, ana izlek erotizm ve onun yol açtığı yalnızlık.”

“Bir öykünüzde ‘… mihrabın yerinde durması’ deyimine yaptığınız tanımdan kadın cinsel organının kutsanması izlenimini edindim. Oysa biz toplumumuzda bu durumun erkek için geçerli olduğunu düşünürüz hep. Kadın cinsel organı toplumun kutsallarından mı ya da bu eril bakış açısının bir yansıması mı?”

“Türkçede böyle bir deyim var ve bu deyim yalnızca kadınlar için kullanılıyor. Bu nereden kaynaklanıyor ben de merak ettim. Ama mihrap aynı zamanda kutsanan bir şey olduğu için ben böyle bir yakıştırma yaptım. Biraz da provakatif bir yakıştırma tabii. Genelde erkek cinsel organı putlaştırılmıştır. Hatta bazı kabilelerin falüse taptıklarını biliyoruz. İnsanlık tarihinde bu vardır. Eski Roma ya da Yunan’da büyük falüs görsel olarak vazolarda, tapınaklarda yer alır. Öte yandan antik toplumlarda tapınak fahişeleri de vardır. Bunlar tapınak için bedenlerini satan kadınlar. Kutsallık da bir bakıma cinselliği sorgulamış, kapsamış, kimi zaman da ondan yararlanmıştır. Her toplumda söz konusu olmasa da dünya tarihinde bu eğilimin olduğunu göz ardı edemeyiz.”

“Kitabınızda cinselliğin yanında altının çizilmesi gereken güncel konular da var. ‘Hasankeyf’in Taşları’nda bir Türk akademisyen genç bir Kürt kızına âşık oluyor. Ancak kısa süre içinde onun diline ve kültürüne ne denli yabancı olduğunu şaşırarak fark ediyor. Kahraman burada sanki Türk halkının geniş bir kesiminin temsili gibi aslında; aynı gökyüzünün altında yaşadığı insanlara yabancı…”

“Akademisyen, Kürt bir kıza âşık oluyor ve onunla bir Doğu yolculuğu yapıyor. O coğrafyayı keşfediyor ve anlıyor ki bambaşka bir dünya var. O ise bu dünyaya o güne kadar ilgi duymamış. Aralarında bir ilişki oluyor fakat bu yasak bir ilişki. Bunun bedelini de Kürt kızı ödüyor. Bir soru işareti bırakmakla beraber öykü şöyle bitiyor: ‘Bir daha da ondan haber alamadım. Bir töre cinayetine kurban gitmiştir belki. Belki evlenip çoluğa çocuğa karışmış belki de Kandil’e çıkıp gerilla saflarına katılmıştır.’ İstedim ki kitapta günümüzün en temel iki sorunu da yer alsın. Bunlardan biri radikal İslam. ‘Cennette Bir Mevsim’in kitapta olma nedeni bu. İkincisi ise Kürt sorunu. ‘Hasankeyf’in Taşları’ öykümde de bu konuya yoğunlaştım.”

“Öyküde Kürt kızının yasaklı dilinden de bahsediliyor. Bir dilin ‘yasaklı’ olarak anılması bir yazar için ne ifade eder?”

“Çok vahim bir durum. Bir insanın ana dilini konuşamaması, o dili geliştirme imkânının ona verilmemesi çok vahim. Özellikle de bir yazar için. Çünkü edebiyat dil içinde gerçekleşen bir şey. Merkezi, ulusal devletler yalnızca bizim ülkemizde değil birçok ülkede bu tip yasakları uyguladılar. Örneğin Fransa’da da yerel diller yasaklandı. Bu diller şimdi serbest ama artık konuşanı yok. Ancak üniversitelerde öğretiliyor. Dolayısıyla bu yalnızca Türkiye’nin değil merkezi devletin, ulusal devletin doğasında olan bir şey. Elbette doğru bir şey değil. Bugün en haklı taleplerden biri Kürtçenin üzerindeki yasaklara karşı gelişen taleptir. Bu da aşıldı sanıyorum. Ama yıllar sürmesi ve bu yasaklara karşı savaşta büyük bedeller ödenmesi gerekti. ‘Hasankeyf’in Taşları’nda bu konuya değinme gereği duydum. O coğrafyaya gittim. Hasankeyf’i ziyaretimden çok etkilendim. O insanların benim yazdığım dilde konuşmadıklarını gördüm. Burada yasaklamak şöyle dursun, o halkların kendi dillerini bu coğrafyada halen kullanabiliyor olması Türkiye’nin kazancı olarak görülmeli. Kürtçenin geliştirilmesi gerektiğini hep düşündüm. Bugün bunu özgürce söyleyebiliyoruz ama bundan yirmi yıl önce bunu söylemek suçtu.”

“‘Monika’nın Öyküsü’nde ‘Her yazarın bir Çukurovası vardır’ diyorsunuz. Ne demek bu?”

“Bu sözü bana yıllar önce Yaşar Kemal söylemişti. Birlikte Paris’ten Avignon’a bir tren yolculuğu yapmıştık. Bazı polemikler olmuştu aramızda. Henüz çok genç bir yazardım. O dönem ‘Yeni Dergi’de yayımlanan bir yazımda Yaşar Kemal’in bir görüşüne karşı çıkmıştım. O, yazmak için yazarın büyük bir yaşantısı olması gerektiğini savunuyordu. Bense edebiyatın kendi içine kapalı bir dünya olduğunu ve kendisinden beslenebileceğini hatırlattım ve ona ‘Sen de sürekli Çukurova’yı anlatıyorsun. Beslenme coğrafyan hep lokal bir coğrafya buradan evrensele ulaşmak zor’ demiştim. O da bana ‘Her yazarın bir Çukurova’sı vardır. Aslında Kafka da Çukurova’yı anlattı ama senin haberin yok ukala…’ diye cevap vermişti. Bu öykümü Yaşar Kemal’i kaybettiğimiz Şubat ayında yazdım ve onu anmak istedim.”

“‘Yazmak için henüz erken, başka acılar, ayrılıklar da yaşanmalıydı’ diyorsunuz. Yazar neyden beslenir? Acıdan mı?”

“Böyle yazarlar çok ancak böyle bir şart da yok. Yazar coşkudan da beslenebilir ya da bir ideolojiden. Ama bir yerden beslenmesi gerektiği doğru. Öyküdeki yazarın ise biraz acıdan beslenen bir karakter olduğunu söylemek yerinde olacaktır.”

“Kentlere karşı bir tutkunuz var. Gerek bireyin deneyimleri gerekse toplumsal bellek açısından, kentin hayatımızdaki önemi nedir?”

“Ben hep büyük kentlerin bir büyüsü, bir şiiri olduğunu düşündüm. Bu anlamda kent, romanlarımda ve öykülerimde bir dekor değil, anlatı kahramanlarından biri olarak hep öne çıkmıştır. Ben birçok yazarın tersine doğayı ya da ıssızlığı çok az biliyorum. Hep bir hızlı trenin penceresinden gördüm doğayı ama kentlerde yaşadım. Beni etkilemiş büyük kentler arasında İstanbul, Berlin, Paris ve Venedik var. Bu dört kentle bir organik bağım oldu diyebilirim ve her defasında aslında kentlerin şiirini anlatmaya çalıştım.”

Bu söyleşi Remzi Kitap Gazetesi Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.

Posted in ≡ Remzi | Leave a comment

İnsan yaşlanmaz

semiha_berksoy

Geçenlerde internette bir belgeselini izlemiştim Semiha Berksoy’un.

Fidelio için “Benim hayatım” diyordu. Hakikatten de Leonore gibi bir kadındı; çok güçlü.

Yine bir röportajında sarf ettiği şu söz beni en depresif zamanlarımda rahatlatır:

“İnsan asla yaşlanmaz. Bir kez doğar ve sonra öldüğü güne kadar gençtir.”

Ölüm yıl dönümüymüş. Sevgiyle…

Posted in Hayat | Leave a comment

Gemo in un punto e fremo

Nathalie Stutzmann

Bugün güzel bir kadından bahsetmeliyim. Elini her havaya kaldırışında bir heyelan, yere çakılan bir yıldırım gibi… Nathalie Stutzmann.

Tanımayan varsa, tanımalı böyle kadınları. Sesinin duvarlara çarpışıyla sarsılmalı,

camları açmalı rahatça aksın diye.

 

 

Posted in Nota | Tagged , | Leave a comment

Bir canlı ölürken diğerleri ses çıkarır

cocuk

Dün gece Kobanê’de korkunç saatler yaşandı. Daha önce başka yerlerde ve daha önce… İnsanlığın kutsallarını yarattıktan sonra başlattığı kıyımlar kaydedebildiğimizden çok daha öncesine dayanıyor.

Sınırın hemen ötesinde bu trajedi yaşanırken Türkiye’nin zulüm karşısında takındığı (ya da takınamadığı) tavrı sorgulamak için binlerce insan sokaklara yürüdü. O sırada bizim ulusal kanallarda yine her zamanki tablo: TRT’de Beni Böyle Sev yeni bölüm, Kanal D’de Ulan İstanbul, Show TV’de Güldür Güldür Show (bandıra bandıra ye beni), Fox TV’de 1 Erkek 1 Kadın 1 Çocuk… Halkın geri zekalı olarak kalması için elinden geleni yapan organ yine iş başındaydı özetle. Binlerce kişi hangi sebepten olursa olsun aynı anda sokağa döküldüyse herhangi bir ortalama ülkede herkesin dikkatini oraya vermesi beklenmez mi?

Vermiyorsunuz işte. Çünkü kazandığı paranın kimin cebinden çıktığına bakmadan büyütülmüş bir ırkın ahfâdısınız. Çünkü kendi konforlu yaşamlarınız, yeni koltuk takımlarınız, duvardan duvara uzanan iğrenç desenli halılarınız ve perdeleriniz, TV karşısında çiğnediğiniz kuru yemişlerle ve dedikodularla oynayan çirkin çeneleriniz, kaybetmekten ölümüne korktuğunuz ve şişinerek anlattığınız mülkiyet haklarınız ve herkesin önünde eğilmesi gerektiğine inandığınız kutsallarınız var.

Bir canlı ölürken yaşayanlar ses çıkarır. Bu sadece insan için geçerli değil. Yavrusu yanında can çekişen bir köpeğin, bir kedinin ya da kuşun gözlerini, uluyan ağzını, çırpınan kanatlarını görmeyenleriniz, onunla birlikte çırpınmayanlarınız elbette ne dediğimi anlamakta zorlanacak. Başkasının ölümünü kolayca kabullenmek ve kendi ölümüne yeğ tutmayı “akılcı yaşam” olarak benimsemiş kirli zihinler “erkekliğin -burada kastedilen akıllı insan- onda dokuzunun kaçmak” olduğu düsturuna taparak yaşamaya bayılırlar. Çocuklarına bunu öğretip, “Bana dokunmayan yılan…”la başlayan cümlelerini tekrar edip dururlar.

Evet yaşayanlar ses çıkarır. Hem de bu sesi sadece bugünün Kobanê’si için değil; kocası tarafından öldürülen Aysel için, ailesinin katlettiği transseksüel Rüya için, sokakta bacaklarından sürüklenen koyunlar için ve daha birçok zulüm için…

Peki, siz ne yapıyorsunuz? Ne yapıyorsunuz siz? İcat ettiğiniz sınırlarınız, mistik yönelimleriniz… Neyiniz var bunların dışında? Mutsuz evlerinizde tatmin olduğunuz hamaset cümleleriniz ve kutsal yatak odalarınızın dışında sizi mutlu eden ne var? Neden insanların (ve tüm canlıların) ömürlerini doğanın el verdiği ölçüde mutlu, huzurlu ve onurlu geçirmesini istemiyorsunuz? Neden zulme açılmayan çeneleriniz ses çıkaran insanları eleştirmek için açılıyor?

İnsanın canlıların en erdemlisi olduğu martavalına kendinizi inandırdınız ama size kötü gerçeği hatırlatmakta yarar var: Erdem löp löp yuttuğunuz şerbetli tatlılarla olmuyor. Kargalar yuvalara saldırdığında -sadece kendi yuvası için değil tüm ağaç, tüm orman için- çığlık çığlığa bağıran kuş sizden çok daha erdemli. Susmaya programlı yetiştirdiğiniz -dahası bunu akıl ürünü sayan- hımbıl çocuklarınız da tıpkı sizler gibi dünyanın kaynaklarını çılgınca sömürüp aç kalana sırtını dönerek, ölene gözünü yumarak, çığlıklara kulaklarını tıkayarak gübre olacakları günü bekleyecekler.

Ha bunu okurken rahatsız olduysanız o halde çözüm çok basit. İçinizden tekrarlayın, mantıklı olduğunu fark edeceksiniz:

  • Bir birey başka birinin kutsalına kurban edilemez.
  • Eğer bir haksızlık varsa orada yapılacak TEK şey karşı saf tutmaktır.
  • Bir canlı ölürken diğerleri ses çıkarır, rengine, boyuna ve coğrafyasına bakmadan.
Posted in Ahlak, Hayat | Leave a comment