Kendi Gecesinde yürüyenlere

shadows-color

İnci Aral’ın “son uzun soluklu romanım” diye adlandırdığı “Kendi Gecesinde” kitap raflarında yerini aldı. İnci Aral bu romanında, aşkın, mutluluğun ve kendi olabilmenin peşinde hüznü ve umudu bir arada yaşayanların dünyasında farklı bir yolculuk vaat ediyor. Hayal, Hayali, Hayal Ali ve kimi zaman da Kara… Hepsi farklı bir rüyadan çıkıp tek bir bedende buluşuyor. Belleğinde yığılmış anılarının üzerinde yürüyen bir erkek, aşkı, cinselliği ve çocukluğuna duyduğu özlemi hiç terk etmediği rüyasıyla iç içe taşıyor ve kendi gecesinde ilerliyor. İnci Aral aileyi, eşcinselliği, kenti ve toplumsal ön yargıları birçok yönüyle çarpıştırdığı yeni romanıyla bizleri bir kez daha dünyayı bir başkasının gözünden görmeye davet ediyor.

“‘Kendi Gecesinde’ bugünün ve yakın geçmişin romanı. Hayal’in çocukluğu 1980 sonrası döneme denk geliyor. Toplumdaki kültürel değişimin hızı, gençliğin bu değişim karşısındaki duruşu… Bu yıllar bir çeşit ‘özgürleşme dönemi’ olarak tarif edildiyse de aslında ayrımları daha da keskinleştirdiğini görüyoruz. Hayal ve arkadaşı Cevat bunun bir örneği…”

“O döneme çok yönlü bakılması gerektiğini düşünüyorum. 12 Eylül sonrası yoğun bir apolitize olma süreci yaşandı. Bunun yanında o güne kadar kazanılmış bütün demokratik haklar tırpanlandı. Bunlara işçi hakları, sendikalaşmayı örnek verebiliriz. Bunlar Türkiye’nin bütün çalkantılı dönemlerine rağmen belli bir yol kat etmişti. Ben bunu romanımda, bir romanın ve kahramanlarının el verdiği ölçüde irdelemeye çalıştım. Bu dönem Türkiye kalkınıyormuş gibi göründü ancak mağdur olan kesimin içinde bulunduğu yokluk katlanarak arttı. Kişi başına düşen ulusal gelir daha da adaletsizleşti. Kültürel anlamda da bir küreselleşme olgusu gelip çattı. Küreselleşme büyük bir özgürlükmüş gibi sunuldu; oysa küreselleşen şey sermayeydi.”

“Hayal zengin bir ailede yetişmesine rağmen sosyal olaylara, dünya sorunlarına karşı oldukça ilgili.”

“Evet oldukça duyarlı bir genç. Bu duyarlılığı kazanmasının sebebi babasının onun üzerindeki etkisi. Babası her ne kadar zengin bir kaçakçı olsa da kültürel anlamda kendini geliştirmiş, çok okuyan bir insan. Oğlunu birikimli bir genç olarak görmek için çok küçük yaştan itibaren onu okumaya yönlendiriyor. Çok sevdiği kadından sahip olduğu bir tanecik oğluna yaşamakla ilgili tüm heveslerini yüklüyor. Hayal, düşünce dünyası geniş bir birey. Toplumdaki eşitsizlikleri, aksaklıkları görebiliyor. Ayrıca yoğun bir kendini aşma arzusu taşıyor. Romanın büyük kısmında bu duyguyu baskın olarak görebiliyoruz.”

“Aşktan kaçmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyor Hayal. Ne var ki, bir yandan da ona ihtiyaç duyuyor. Bu kaçış çabası, aşkın kötülüğü, yalnızlaşmayı beraberinde getireceğine duyduğu inançla mı alakalı? Zira babası hayatının aşkını aynı zamanda hayatının acısı olarak görüyor.”

“Bu kaçış kesinlikle aşktan zarar görme korkusuyla alakalı.Ayrıca aşk mağduru olan yalnızca baba değil. Anne de ona sunulan tüm imkânları elinin tersiyle itip, aşk yüzünden hayatını bambaşka bir yöne sürüklemiş. Elbette bu iki kötü deneyim Hayal’in aşka bir hastalıkmış gibi yaklaşmasına neden oluyor. Şunu da eklemek gerekiyor; Hayal, bir yere bağlanıp hayatının sonuna kadar aynı yerde duramayacağının farkında. Kaçışı biraz da bu yüzden.”

“Aşkı tanımlarken ‘Aşk bozuntunun bir parçası artık’ diyorsunuz. Buradaki ‘artık’ ifadesi beni biraz düşündürdü. Aşk gerçekten form mu değiştirdi? Eskinin aşkı ve şimdiki aşk diye iki ayrı aşk algısı mı var sizce?”

“Tabii var. Aşk saflığını, özgünlüğünü yitirdi gibi görünüyor. Eski aşklar yok artık diyebiliriz. Belki onlar da masaldı, çok abartılmıştı bunu bilemiyorum. Ama bugün ilişkiler daha kolay kurulabiliyor. Yine ilişkilerin bitirilmesi de eskiye göre çok daha kolay. Eskiden daha katı kurallar vardı. Toplumun her gün biraz daha muhafazakârlaştığını görüyor olsak da kaçınamadığımız bir modernleşme halen devam ediyor. Her şeye rağmen kadın hayatlarında özgürleşme yönünde bir farklılaşma var. Kadın cinayetlerinin artışında da bunun rolü olabiliyor. Erkeğin geleneksel yapısı kadının özgürleşmesine bir noktada tahammül gösteremiyor. Geleneksel erkeklik rolünü aşamayan bir erkek grubu var. Ama kadın kendisine geleneksel olarak biçilen rolü aşmaya çalışıyor. Çatışma da buradan çıkıyor. Ne olursa olsun zaman geçiyor ve kurallar, toplumun genel geçerleri değişiyor. Bu değişim ortamında aşkın değişmesi de kaçınılmaz elbette. Aşk da daha kolay, gelip geçici, gündelik ilişkilere endeksli hale geliyor. Aşk engellerle büyüyen bir olgu. Bugün engeller daha az; gizem kalmadı denebilir. Kolaylaşan her şeyden çabucak bezilir.”

“Bu ifadenin devamında ise aşkın kaçıp başka yerlere gitme arzusunu kışkırttığını söylüyorsunuz. İnsan sürekli uzaklaşma, tazelenme ihtiyacı mı duyar gerçekten ya da aşk bazen süregelmiş bir kaçışın son durağı olamaz mı?”

“Aşkı ne kadar reddederse etsin yine ona yakalanıyor Hayal. Aslında istediğim, aşkın niteliğini tarif etmek. Nelerde birleşiyor insanlar? Aralarındaki ilişki nasıl aşk haline geliyor? Bir ruhsal, bir bedensel örtüşme gerekiyor aşkın var olması için. Birbirini tanıma, sınama, anlama ve takibinde hangi noktalarda birliktelik içinde olabileceklerini tartma… Hayali, ancak bütün bunlardan geçtikten sonra Reyan’ı sevdiğini anlıyor. Aşk er ya da geç sevgiye dönüşüyor, kurumlaşıyor ancak başlangıçta bile sevgiyle beraber ortaya çıkıyorsa o zaman başarılı oluyor.”

“Hayal’de baskın bir özkorumacı his görüyoruz. Zarar görmekten, yarasını kanatmaktan korkuyor.”

“Aslında bunun birkaç sebebi var. Hayal, yasadışı bir iş yapıyor. Bunun getirdiği bir tedbirli olma hali var.Bu tedbirlilik ona babasından geçiyor belki de. Bunun yanında, Hayali’nin bir vicdan yükü var. Bu insanda doğuştan ya olur ya da olmaz. Bu yüzden hep biraz yaralı diyebiliriz.”

“Kendini başkalarının yerine koyarak ruhsal bütünlüğünü koruduğunu söylüyor Hayal. Bu başkası olma arzusu neden?”

“O çok daha kötü durumdaki, parçalanmış hayatları görerek kendi hayatını daha bütün tutmaya çalışıyor. Benim romanlarımda zaten kişilerin birden fazla adı vardır ve bölünmüş kişilikleri. Bunlar benim çok ilgimi çekiyor. Hayati, Hayali, Hayal, Hayal Ali… Bir sürü ismi var Hayal’in. Onun sorunu gerçekte kim oldugunu arayıp bulmak zaten. Çok yönlü yaraları, acıları var. Henüz sekiz yaşındayken, annesinin onu terk etmesi bu yaraların en büyüğü. Kendisi, o terk ediliş gününde büyüdüğünü söylüyor. Ayrıca hep gizlenerek yaşamanın getirdiği sakıncalı bir psikolojiye sahip.”

“Çocuğun, sevdiğini umutsuzca beklemesinin zorluğundan bahsediyor kitapta. Hayal çoğu zaman annesinin gidişini tamamen unutmuş gibi davransa da bu bekleyişi hep taşıdı mı?”

“Unutmuş gibi davranıyor evet. Ancak şöyle de bir cümle kuruyor: ‘Çocuklar çabuk unutur sanırlar, aslında unutmazlar. O acı kanlarına karışır ve onları ağır ağır zehirler.’ İşte bu cümleden aslında bu bekleyişi hep taşıdığını anlayabiliriz. Ben küçük yaşta babamı kaybettiğimde bu ölümü yadsıdım. Bir şey yokmuş gibi gülüyordum. İçimde büyük bir kanama vardı ancak onu gizlemeye çalışıyordum. Unuttuğunuzu sandığınız acı içinizde bir yumak gibi kalıyor kimi zaman. Hayal’in de unuttuğunu sandığı annesi aslında hiç unutulmuyor.”

“Hayal sevdiğini cümlelere dökmekten kaçınıyor hep. Reyan’ın ihtiyacı olan sevgi cümlesini hiç kurmuyor…”

“Bence bunun sebebi Hayal’in bunları aşmış olması. Birçok ilişki yaşamış birisi. Verilen sözlerin anlık olduğunu ve hayata geçme garantisi taşımadığını biliyor. Birliktelikte verilen sözlerin fazlaca önemi yoktur, bu sözler ancak hayat onları doğruladığında anlam kazanır.”

“Romandaki eşcinsel ilişki içinde bulunan karakterlerin ikisinin de ailevi birer travma geçmişi var. Bir eşcinselin mutlaka bir travması mı ya da kötü bir hikâyesi mi olmak zorunda? Yoksa bu cinsel kimlikten bağımsız bir rastlantı mı?”

“Kitaptaki karakterlerde cinsel kimlikler geçmiş bir travmayla kesinlikle ilişkilendirilmiyor. Reyan’ın travması cinsel kimliğinin babası tarafından baskılanması neticesinde oluşmuş bir travma. Kabul edilmeyişinin, toplumun bakış açısının yarattığı baskının bir rahatsızlığı var. Dünyada o kadar çok aynı cinsiyetten ve uyum içinde yaşayan insan var ki. Bize ne yazık ki onlar gösterilmiyor. Bizim bu bireyleri bir haberde görmemiz için bir facia gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bu heteroseksüel insanlar için de aynı. Her gün televizyonlarda eşcinsel olmayan birçok insanın öldüğünü, öldürüldüğünü görüyoruz. Bu eşcinsellere bakışla ilgili ön yargıların yönlendirdiği bir durum. Heteroseksüel bir ilişki nasılsa, hangi aşamalardan geçiyor ve hangi riskleri taşıyorsa eşcinsel bir ilişkide de durum aynı. Eşcinsel ilişkide yaşanan bir cinayetin aynısı heteroseksüel bir ilişkide de aynı biçimde yaşanabiliyor.”

“Belki de o haber verilirken eşcinsel kelimesinin başlığa iliştirilmesi yüzünden algı bu yönde değişiyor?”

“Evet onu demek istiyorum. Bu ön yargıyla ilgili. Elbette özel hayatını çok abartılı, çok tutkulu yaşayan eşcinseller de heteroseksüeller de var. Uyum içinde ve son derece mutlu yaşanan sayısız eşcinsel ilişki var çevremizde. Belki bizim haberimiz yok. Ancak bu onların var olmadığı anlamına gelmiyor. Ben önümüzdeki dönemlerde bunun daha çok normalleşeceğini düşünüyorum. Modernleşme insanların birlikte oldukları kişinin cinsiyetini önemsiz kılacaktır zaman içerisinde.”

“Türkiye için de bunu söyleyebiliyor musunuz?”

“Evet, Türkiye için de. Bütün bu muhafazakâr­laş­ma­­ya rağmen, algı değişecektir. Hatta dinin de bununla barışabileceğini düşünüyorum. Çün­kü bu doğuştan olan bir şey, tamamen doğal bir eğilim.”

“Toplumun ahlak dayatmasından bahsediyorsunuz kitapta. Yıldırıcı bir çevre, en ufak farklılığı bünyeden atmak isteyen kemikleşmiş bir toplumsal yapı. Bu davranış modalitesi toplumun ezberi mi? Kendini korumak mı istiyor toplum?”

“Bir korku var toplumda. Aslında bu korkuları da anlatmaya çalıştım. Büyük oranda gizlenen bir kendi cinsine ilgi duyma durumu var toplumda. Sahilde yaşanan olayların hepsi gerçek. Bu insanlarla ben çoğu kez konuştum. Kentte gerçekten böyle bir ‘sahil’ vardı ve kitaptakiyle aynı şekilde sonlandı. Sahilin ortadan kaldırılması bence bir çeşit asimilasyon hareketi. O insanları yok etme, ortadan kaldırma güdüsü taşıyor. Romanın oturduğu izlek de bu. Toplumun kendine benzemeyeni yok etme güdüsü. Bu muhafazakârlıkla birlikte çoğalan bir durum. Son zamanda birçok insanın, muhafazakârlığa karşı bir tepki olarak kaçma planları kurduklarını görüyorum. Halbuki farklı yönlerden mağdur edilen milyonlarca insan var. Kaçmak yerine mücadele etmeyi tercih etmeliyiz. Bu roman da benim kendimce bir mücadele yöntemimdir. Farklı hayatları insanlara gösterme çabam bu mücadelenin parçası. Tutuculuk arttıkça cinselliğin yaşanması ve yaşandığı alanlar da tepkisel oranda genişliyor ve farklılaşıyor aslında. İlişkileri pornografik hale getirme arzusu güçlendi. Hayali’de de toplumun belirlediği yasakları aşmanın doğurduğu zevki baskın olarak görüyoruz. Bu artan muhafazakârlığın doğurduğu bir tepki belki de. Tabii, sahil motifi hayaletleri de beraberinde getiriyor.Hayaletsi hayatlar yaşamak zorunda kalıyor bu insanlar. Gecenin karanlığında, gizlediği duyguları ve arzularını tatmin etmek için sahile sığınan insanlar sabah bambaşka bir hayat yaşıyorlar.”

“Hayal kendisini kabul etmeyen toplum kesimini ‘sıradan çoğunluk’ olarak adlandırıyor. Toplum tarafından ötekileştirilenlerin bir sağ kalma yöntemi mi sizce bu ‘sıradanlık’ tanımına sığınmak?”

“Elbette. Eşcinsellerin önemli bir kısmının da heteroseksüel ilişkileri, kurulan aileleri sıkıcı bulması mümkün. Sonuçta başka açıdan bakmayı denediğinizde heteroseksüel aile yapısı erkeğin sırtına gereksiz yükler yükleyen bir düzeni de beraberinde getirebiliyor. Doğal olarak eşcinsel bir erkeğin de heteroseksüel bir hemcinsinin mutsuz olmak için çok nedeni olduğunu düşünmesini bekleyebiliriz. Bu kişisel bakış açılarıyla ilgili aslında.”

“Cinsellikten gitgide daha az söz eder oluyoruz. Cinsellik tümüyle geceye hapsediliyor sanki gerçekten. Sizce ondan daha fazla konuşmalı ve daha açık mı yaşamalıyız?”

“Cinsellik insanın en karanlık yanı. Şartlanmalar ve öğretilerle doğduğumuz andan itibaren sınırlar içine alınıyor. İnsanların çoğu bu sınırların içinde kendi cinselliklerini keşfedemeden, onun olanaklarını tanımadan yaşıyor ve ömürlerini tüketiyorlar. Bazıları ise bu olanakları sonuna kadar aramak istiyor, onun peşine düşüyor. Bunun cinselliğe aşırı düşkün olmakla ilgisi yok; buradaki konu kendini keşfetmekle alakalı. Nasıl başka alanlarda da keşfetmeye çalışıyorsa, bu alanda da kendini keşfetmeye ihtiyaç duyuyor insan. Nedir benim olanaklarımın sınırı? Bunu sorgulamak istiyor. Ancak çok az insan konmuş sınırlardan kendini kurtararak yaşayabiliyor. Bu insanlar genellikle deşifre olduğunda kınanma riskini de kabul etmek zorunda kalıyor. Başkalarına zarar verecek ve haklarını ihlal edecek durumları kesin olarak reddetmekle birlikte, tüm cinsellik olanaklarının açık olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanın kendini keşfetme serüveninde cinselliğini keşfetmesi büyük bir öneme sahip. Toplumda cinselliğini keşfedemediği ya da dilediğince yaşayamadığı için mutsuz olan insanlar var. Toplumsal olarak kısıtlamak yerine onun özgürce yaşanmasını teşvik etmemiz gerekiyor.”

“Hayali’nin sahille tanıştığı yolculukta bir görünmez olma isteğinden bahsediliyor. Görünmez olmayı tercih edenler bir bakıma çaresizliğe teslim mi oluyorlar?”

“Heteroseksüellik dışında kalan tüm cinsel kimlikler üzerinde öyle yoğun bir baskı, öyle güçlü bir ret ve hatta karikatürize etme durumu var ki, o insanların görünmez olmayı tercih etmesini anlayabiliyoruz. Cinselliklerini olması gerektiği gibi yaşamalarının yolu çoğu zaman görünmez olmaktan geçiyor çünkü. Sahili düşünelim. Oraya gelen insanların kimlikleri yok, hikâyeleri yok. Sadece biriyle beraber olmak için oradalar. Bu görünmez olma isteği aslında toplumun o bireyleri buna mecbur etmesinin sonucu.”

“Yine sahil yolculuğundaki diyaloglardan cinselliğin tutuculuğun panzehiri olduğu izlenimine kapılıyoruz. Sizce cinsellik muhafazakârlığa karşı bir tepki biçimi mi aynı zamanda?”

“Kesinlikle bir tepki biçimi. Ne kadar cinsellikleri bastırılmış insan varsa aşırı tutuculuğa saplanır. Cinselliğini özgürce yaşayabilen, o konuda rahat ve huzurlu olanların her şeye açık, çağdaş ve düşünsel perspektifi daha geniş bireyler olduğunu görüyoruz. Bu nedenle tekrar ediyorum cinsellik insanın en karanlık yanı ve mutlaka keşfedilmesi gerekiyor. O yokmuş gibi davranamayız.”

“Reyan aldatma kavramını değerlendirirken ‘Bedenimin ne önemi var?’ diyor. Sizce beden ve ruh birbirinden bağımsız eylemlerde var olabilir mi?”

“Öncelikle o bütünlüğün var olduğunu öngörmemiz gerekiyor; ruh ve beden. Öyle yırtıcı bir dünyada yaşıyoruz ki, insanlar bedenlerini bazen geçici şeyler için feda edebiliyorlar. Reyan’ın yaşadığı böyle bir deneyim. Örneğin ben işkence mağdurlarıyla konuştuğumda bana zihinleriyle bedenlerini birbirinden ayırdıklarını söylemişlerdi. Bütün inandıkları, umdukları şeyler beyinlerindeydi ve onlara sığınarak bedenlerini işkenceye teslim ettiklerini ifade ediyorlardı. Pek çoğu işkencelerin ayrıntılarını hatırlamıyordu bile. Buradan anlayabiliriz ki insan –özellikle zorunlu durumlarda– bedenen ve ruhen başka iki eylemin içinde olabiliyor.”

“Hayal sevgilisinin kaprislerinden bahsederken onu bir kadına benzetiyor. Sizce davranışların cinsiyeti var mıdır?”

“Belki cinsiyetlerin öğrenilmiş davranışları olduğunu söyleyebiliriz.”

“Çocukluk arkadaşı Cevat’ın ailesini tanımlarken ‘Tüm yoksullar gibi annesinin de onun da dinsel inançları güçlüydü’ diyor Hayal. Bunun nedeni nedir? Daha fazla umuda mı ihtiyaçları var yoksulların?”

“Evet daha fazla umuda ihtiyaçları var. Durumlarının değişeceğine dair bir umut beslemek istiyorlar onun da ancak Allah’tan gelebileceğine inanıyorlar. Bir de düşünme olanakları daha sınırlı kalabiliyor. Sorgulama, soru sorma alışkanlıkları azaldıkça söylenen doğruları kabul etmek kolaylaşıyor.”

“Kitabınızın muhalif bir yanı var. Antimilitarist ifadeler, toplumsal katmanlaşmayı oluşturan tüm öğelere bir karşı çıkış görüyoruz. Bunun yanında Dilda’ya ait bölümlerde etnik kimlik ön yargıları da irdeleniyor. Bizi bu kadar ayıran nedir? Coğrafya mı, din mi? Yoksa böyle şartlandırıldık mı?”

“Bizi ayıran bir şey yok. Bizi ayıran telkinler ve politikalar var. Ben çocukluğumda sıra arkadaşımın etnik kimliğini hiç merak etmedim örneğin. Bu son on beş yılımızda sistemli olarak bize öğretildi. Ayrıştırtıcı bir dilin ürünü bu.”

*İnci Aral ile söyleşi Remzi Kitap Gazetesi Ekim 2014 sayısında yayımlanmıştır.

This entry was posted in ≡ Remzi, Ahlak. Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın