Leylâ’ya Mektuplar

erbil

Mektuplar da tıpkı fotoğraflar gibi zamanın akşında donup kalmış anılardır. Yaşamın gerçekliğine farklı bir oda açan her cümle, sahibinin biriktirdiği sonsuz saniyenin birer ürünüdür. İfade kişiye özgü, benzersizdir. Sadece kelimeleri taşımaz zarf; kapatılırken bir umut, bir sitem, bir sır atılıverir içine. Yazanın tüm duygusu nüfuz etmiştir kâğıda, masasının ya da ellerinin kokusu, belki de gözyaşı düşmüştür bir köşesine.

Türk edebiyatının önemli ismi Ahmed Arif’in diğer bir önemli isme, Leylâ Erbil’e yarım asır önce yazdığı mektuplar bugün edebiyatseverler için çıktı zarflarından. Bu vesileyle Arif’in iç dünyasıyla bir kez daha tanışan okur “İnsanlar eskiden iyi ki de mektup yazarlardı birbirlerine” diyor şüphesiz. Zira bu mektuplarda Ahmed Arif’in mürekkebi, Leylâ Erbil’in ise zarif ellerinin izi var. “Leylim Leylim” bir kurgunun kâğıda geçmiş hali değil, yaşanmış anların gerçek birer izini taşıyor. Leylâ Erbil’in uzun yıllar sonra mektupları neden yayımlamaya karar verdiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Editör bunu Erbil’in gerçeğe duyduğu bağlılığa yoruyor. Zira bir aydın olarak Ahmed Arif’in yaşadıklarını günümüz okuruna hatırlatmak için bu mektuplar önemli birer araç. Şairin mektuplarında aşkın yanı sıra dönemin siyasi gerçeklerini ve bireyler üzerindeki sert etkilerini de bugüne taşımış oluyoruz.

Arif, Leylâ Erbil’i “şair, dost, en sevgili ve en kardeş” olarak tanımlıyor ve onun için başka türlüsü olamayacağını yazıyor bir Bismil mektubunda. Yalnızlığını giderecek yegâne şey belli ki Erbil’den gelecek satırlar; sevdiği kadının cümleleriyle yüzünü aydınlatacak ve yepyeni şiirlere yol almak için düşün bataryalarını dolduracak. Şair, Leylâ Hanım’a duyduğu tutkuyu onu yücelten ifadelerle anlatırken her cümlede bir de serzenişi ekliyor noktanın hemen önüne. Onun benzersiz dostluğu ve güzelliğinin, “kahır” ifadesiyle birleştirilerek telaffuz edilmesi, şairde yarattığı umudun gerisinde ufak bir kırgınlık, belki de bir iç çekmenin yansıması gibi. Mektuplarında Ahmed Arif’in şiire olan tutkusunu, onu; varlığını, öfkesini, aşkını ifade etmenin tek yolu olarak gördüğünü rahatlıkla anlayabiliyoruz. Duygusal yoğunluğunu, umut ile melankolinin çatıştığı algı motifini şu ifadesinde görmek mümkün: “Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim…”

“Küçüğüm, korkunç dâhim, sevgilim, senin istediğin gibi de olsam, kayıtsız şartsız kölen de olsam, daima asıl sen beni affedeceksin… Cihan insanları içinde, en güzel, en iyi ve en namuslu sensin. Buna inan. Ahmed Arif böyle söyler… Doğrudur… Haktır… Layıktır… Sana yakın, sana layık ve hele hele ‘senin’ olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek ister…” Mektuplardan okuduğumuz Leylâ Erbil bir kadın olmanın ötesinde diğer tüm insanlardan farklı ve üstündür. Arif’in kimi ifadelerinde bu sevginin ölçüsüzce yansıtıldığını ve Erbil’in adeta kutsandığını görüyoruz. Elbette ki, bu yüceltmenin tek nedeni şairin Leylâ Hanım’a duyduğu aşk olmamalı. Karşılık alamamak, yalnızlık ve çaresizlik hisleri şairin engin düş ormanında buluşunca tanımlamalar da bambaşka bir güce erişiyor şüphesiz.

Şahit olunan tüm ümitsizliklerin ve çaresizliklerin üzerini Leylâ Hanım’a duyduğu tutkuyla örten şair ona sığınarak karanlıktan kurtulduğuna inanıyor. Görmek istemediği çirkinlikleri onun yüzüyle perdeliyor ve gelecek fikrinin içini Erbil’in varlığıyla dolduruyor.

Öylesine dolduruyor ki, başka hiçbir şeye yer bırakmamacasına. Leylâ Hanım ve şiirleri çocukluktan bilinmez geleceğe uzanan bir tünel yaratıyor şaire. Bu tünelde tek aydınlık Leylâ Hanım ve onun varlığı üzerinde yükselen hayaller… Günümüze baktığımızda Arif’in aşk algısının rasyonelleşen zihin görüngesinden oldukça uzak olduğunu fark etmek zor değil. Zaten onu böyle bir şair yapan ve hepimizin gönlüne yerleştiren de iç dünyasının sonsuz karmaşası değil mi? Şüphesiz ussallık ve kimi zaman uymacılık ruhu sabitlerken, melankoli ve özgür hayal gücüdür onu alıp farklı diyarlar arasında gezdiren ve zamanın sınırlarının ötesine taşıyan.

Ahmed Arif’in mektuplarında Leylâ Hanım’a duyduğu aşkın baskın anlatımının yanında zamanın gerçeklerine, sosyal devinimine, özelleşmiş düzeyde kişisel ilişkilere, edebiyat dünyasının çelişkilerine ve var oluş mücadelelerinin karşı karşıya geldiği bir arena olarak dünyaya dair yüzlerce detayı bulmak mümkün. Yine dönemin siyasi rüzgârı karşısında durmaya çalışanların yaşamaya mecbur bırakıldıkları sıkıntılar, sürgün, baskı ve ödetilen bedeller zamanın içinden gelen cümlelerle taptaze bir şekilde önümüze sunuluyor. Arif, bir mektubunda dönemin aydınlarını şöyle eleştiriyor: “Bazıları öyledir, okumazlar, ciddi düşünmezler. Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar. Bu, bir toplum derdidir… Bu tiplerin belirli vasıflarından biri boşluk, ne yapacağını bilmezlik, eğlence ya da iş uydurma gayretidir. Dedikodu cadısı bunların alt şuurunda tezgâh kurmuştur. Bir hamallar, bir de bilginler dedikodu yapmaz. İşleri, gerçekten buna ne vakit bırakır ne de müsaade eder…”

Zamanın gerçekliği içinde Leylâ Erbil’e duyduğu aşkın tüm boyutlarıyla ortaya konulduğu Ahmed Arif’in mektuplarının altmış yıl sonra okurlara açılmasını bu yılın önemli bir edebiyat olayı olarak değerlendirmek yanlış olmaz. “Ben bütün bu iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun…” İşte bu ifadeler büyük şairin hayatında Erbil’in değerini bizlere ne de güzel anlatıyor. Leylâ Erbil’i de kaybetmemizin ardından, her ikisinin tekrar buluştuğu diğer âlemde, Ahmed Arif’in özlemi son buldu mu bilemiyoruz. Ancak bilebiliyoruz ki, şairin kaleminde büyüyor, benzersizleşiyor ve şu mısralarda ölümsüzleşiyor aşk:

Sus, kimseler duymasın,/Duymasın ölürüm ha./Aymışam yarı gece,/Seni bulmuşam sonra./Seni kaburgamın altın parçası,/Seni dişlerinde elma kokusu./Bir daha hangi ana doğurur bizi?

“Leylim Leylim”, Ahmed Arif, 208 s., İş Bankası Kültür Yayınları, 2013

Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi’nin Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.

This entry was posted in ≡ Remzi. Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın