Nezihe Meriç’le Tanışmamızın 60. Yılı

nezihemeric

Yirminci yüzyılın ikinci yarısına bambaşka bir kadın yazarla girer Türkiye. Bu tanışma Türk edebiyatının ilklerine gebedir. Nezihe Meriç’in yazın dünyasına ilk adımı 1953’te “Boz Bulanık”la olur. Eser onunla bütünleşecek ve simgesel bir değer kazanacaktır. Meriç’in edebi ürünleriyle, Türk okuru kadının o güne dek hiç kaleme alınmamış yönleriyle tanışır. Onun eserlerinde, hayal kırıklıkları ve acılarla boğuştukları hayatlarının yanında, insana ait bir duygunun daha merkezinde olduğunu görürüz kadının. Kadın yalnızca eş ya da ana değildir; sadece adanmış bir hayatın temsilcisi değildir artık. Cinselliği ve tutkuları onu, erkek dünyasının içinde gözleri tamamen açık kalmaya ve bir bütün olarak varlığını ifade etme yolunda mücadeleye itecektir. Meriç’in eserlerinde kadın, arzuların önünde edilgen bir öğe olmaktan çıkmış, onları doğrudan elinde tutmaya ve eyleme dökmeye yönelmiştir. “Birbirini arayıp bulan, isteyen iki ruh, iki vücut birleşirse…” derken Meriç, kadının erkek karşısındaki cinsel eşitliğini ve etken rolünü yine bir kadının ağzından aktarır. “O zaman kâğıtlar ve imzalar bir yana, doğan çocuk piç değildir. Kesinlikle! Sahici insan odur işte…” Nezihe Meriç gerek kadının toplum içindeki yerini gerekse dönemin kemikleşmiş ahlak algılarını irdeleyerek başkaldırıcı ve bir o kadar uzlaşmacı bir anlatımı tercih eder eserlerinde. Kadının taleplerini ve toplumsal normları aşan arzularını bu yumuşak anlatım sayesinde daha kabul edilebilir hale getirir; onun anlaşılabilmesini sağlar bir bakıma. Bu çok yönlü irdeleme yeteneği onun “cumhuriyet kuşağının ilk kadın yazarı” olarak edebiyat dünyasındaki yerini almasına önayak olmuştur.

Nezihe Meriç, bulunduğu zamanı öyküleriyle sorgularken dönemin dinamikleri hakkında önemli saptamalar yapar. Eleştirisinde çözüme yönlendiren unsurlara da yer vermeyi unutmayan Meriç’e göre kadın, gelenek ve zamandan bağımsız bir bireydir. Her zaman iradesi ve tutkuları olmuştur ve olmaya devam edecektir. Birey-toplum ilişkisini Demokrat Partili yıllarda sorgulamaya başlayan yazar bir yazısında o dönemi şöyle anlatır: “Ellili yıllar, kurulan–kurulması başlanan yeni düzenin bozulmaya, devrimlerin yozlaşmaya, ödünlerin verilmeye başlandığı yıllardır. Cumhuriyetin getirdiği coşkuyla yetişmiş olan ‘cumhuriyet kuşağı’ bu başına gelenleri birden anlayamamış, başkaldırmış, kafa tutmuş, bunlar yapıtlarına yansımış, yasaklar, cezalandırmalar, kaynaşma başlatmıştır. Yazarlar, bu karmaşayı, değişmeye başlamış olan toplumu –hem yenilenmeye başlamanın heyecanı, hem bozulmasının, eskiye dönmeye başlamasının getirdiği dayanılmazlıkla toplumsal kaynaşma olarak olsun, bireyin iç dünyasındaki gelgitler olsun– dört bir koldan yazmaya başlamışlardır. İşte o altın yıllar, o coşkulu öykücüler, bu başkaldıran hırstan doğmuştur. Hem kendini, hem olanı biteni anlamak, bilinçlenmek, bunu çoğunluğa geçirmek aydınlanmak, bunu çoğunluğa anlatabilmek, gerçekleri yakalamak, bunları yazmaktır.”

Kadının Siyasete Bakan Gözleri

Siyasi hareketliliğin en yoğun olduğu yıllarda üretmeye devam eden Nezihe Meriç, sosyal ve siyasal akıntılara edebiyat dünyasının penceresinden bir kadın olarak bakar. 1961 Anayasası’nı takip eden ortamda sosyalizm alanında okumalarını hızlandırırken üretimine de bu siyasal etkiyi dahil edecektir. Toplumsal hareketliliğe yön veren görüşleriyle Meriç bu yıllardan sonra kadını sıradanlığından sıyırarak cinselliğini ön plana taşır.

Özgürlük ve kendi olmak konularındaki hassasiyeti gerek kadın gerekse erkeğe dürüst ve sansürsüz bir bakış açısı sunacaktır.

İç Dünyanın Karmaşasına Karşı Yalın Anlatım

Nezihe Meriç anlatımında yalınlık ve samimiyete önem verir. Tüm olaylar dümdüz aktarılmış, kahramanın ruh hali çoğu kez okuyucuya doğrudan yansıtılmıştır. Öyle ki, onun öykülerinde kendini kahramanın yerine koymak ve satırların çizdiği yaşamı birebir deneyimlemek mümkündür. Gündelik hayattan bir kare onun öyküsünün çatısını oluşturur çoğu kez. Karakterler o denli gerçek, olaylar o denli hayata dairdir ki, kahramanın duygu durumunu anlamak için kendinizi zorlamanız gerekmez. Diyaloglar ve maceralar birbirinin üzerinden kayarak ilerler. Satırlarında geri dönmeksizin hızla gezinir gözleriniz. Kendinizi onunla piyano çalarken, kırmızı bir koltukta otururken ya da alçak bir tepeden gün batımını izlerken bulabilirsiniz. Onun okuru yormayan anlatımda insan, iç dünyasındaki “karmaşanın” aslında basit bir çözümü olduğunu anlar. Uzaktan karmaşık görünen denklem birbirini takip eden net ifadelerle çözülür; hikâyede bilinmeyene yer kalmaz. Bu açık seçiklik belki de Meriç’in hayatın içinde her daim görmek istediği şeyin ta kendisidir. Başkalarının maceraları üzerinden kurgulanan her şey aslında hayatın bir karesinde tüm insanların yaşayabileceği olaylar ve kullanabileceği ifadeleri kapsar. Tüm kahramanların kendilerini en yalın ve dolaysız biçimde temsil etmesi, yazarın okurlara gerçek hayatta sahip olmaları gereken tutum yönünden bir tavsiyesi gibidir. Bilinmeyen detaylara yer vermeyen bu usta anlatım, her seferinde farklı bir tat bırakır okurun zihninde. “Kar yağdığı zaman ovalar, dağlara kadar, bembeyaz uzayıp gidiyor. Ancak bazıları karın içinde hafifçe dalgalanan uçuk maviyi seziyorlar. Onlar, durup dururken gökyüzünden bir ebemkuşağının da geçtiğini sanıp gülümsüyorlar. ‘Yalnız’ insanlar var bu dünyada.”

Kıyıkentin deniz kenarındaki bahçesinde oturan küçük kız için aşk tüm kelimeleri borçlu olduğumuz sesler gibidir. Düşünde aşk şöyle tanımlanır: “O zamanlar aşk sözcüğünü, gizem sözcüğünün belirsiz, ürpertili titreşimlerini, yüreğimin çok derinlerinde, utanmalar içinde gizlerdim; ne olduğunu tam bilmesem de. Aşk her şeydi. Her yerde, her sevincin, her güzel haberin, her bebeğin bağıra bağıra gülüşünde, her zaman, hep vardı benim için.” Onun için aşk tanımında kalıplara yer yoktur. Aşkı “toplum, ahlak, yasa, düzen ve inanç denen şeylerden” kopararak özgürleştirir Meriç. Aşk yakıcıdır; kalıba dökülemeyecek kadar da sıcak.

Zıt Duyguları Birbirine Tutturan Yazar

Nezihe Meriç’in öykülerinde aşk ve mutluluğun içine gömülmüş bir hüzün algılanır çoğu zaman. Yazar zıt duyguların birbirine organik bir bağla tutunduğunu çok iyi bilir; tıpkı mutluluğu anlamlı kılan şeyin hüzün olması gibi. Çevrede gördüğü renkleri eşsiz benzetmeler ve duygusal yansımalarla tanımlarken yalnızlığı araya sokar Meriç. Aynı cümlede birçok zıt ifadeye yer verirken okuyucunun algısında hızlı geçişler doğurur. Bu kontrastın okuyucudaki yansıması, renk skalasının sınırlarını belirginsizleştirme eğilimindeki beynin etkisine girmesidir. Böylece iyi ve kötü arasındaki keskin sınır, tolere edilmiş yumuşak bir geçişe dönüşür. Ton farkları silikleşmeye başladıkça deneyimlenen olumlu ve olumsuz öyküler birbirleriyle kucaklaşır.

İşte Nezihe Meriç’in bir arada sunduğu karşıtlıkların barışmasıyla daha yumuşak geçişlere yönelen algılarımız bizlere yaşamı olduğu gibi kabullenmeyi öğretir ve onunla bütünleşerek dingin bir düşünce düzlemine girmemizi sağlar. Bu yüzden onun eserlerini okuyanlar kendilerinde kalan etkiyi hep sevgi, sakinlik ya da barış gibi kelimelerle tanımlarlar.

Öyküleri hepimizin her an yaşadığı ya da tanık olduğu olaylar çevresinde dönse de çoğunlukla, anlatımında her zaman bir sıra dışılık vardır. Örneğin ağaçları, kuşları, denizi betimlemekle yetinmez, farklı bir detaya yöneltir kalemini. Sokakta yürürken gördüğü boyacı çocuğun elleridir hayalinizde canlandırmak istediği ya da kahverengi gözlerindeki yansıma. Sözgelimi gördüğü yeşil bir pantolonu anlatmak ister, bir köylünün giydiği. Zira şehrin renklerini çarpıcı bir kendine çekişle bastıran bir yeşildir bu, alelade bir renk değil. Görülmemiş, delirmiş, saldırgan bir yeşildir. “Böyle bir yeşildi de, kimse ilgilenmiyordu” diye serzenişte bulunur. Bu noktada yazarın tanımlama ihtiyacı ortaya çıkar. Kimsenin dikkat etmediği bir detay yaşamın akışında büyük yere sahip olabilir çünkü. O ki, belki de tüm olayların çıkış noktası ya da tüm sonların kesiştiği kavşaktır. Böyle bir detayı gözden kaçırmak hayatın tıkanmasına ya da öğelerin çarpışarak hareketlerini kaybetmesine neden olabilir. Atalet, hayat için kabul edilebilir bir terim değildir. Hayat ve üzerine kurulduğu zaman kavramları sürekli hareketlidir ve bitmeyen bir devinim gösterir. Hareketin korunması, zamanın ve dolayısıyla hayatın devamlılığını ifade eder. Bu nedenle devinimi sürdüren en ufak ayrıntının bile gözden kaçması kabul edilemez bu akışkan evrende. Onlarca duyguyu üzerinde taşıyan bu rengi kimse fark edememişse gören gözün müdahalesi şart demektir. Yazar burada imdada yetişecek ve zamanın durmasına engel olacak hamleyi yapacaktır.

Yazarken de Yaşarken de Cömert

Farklı öykü evreninin yanında Nezihe Meriç’in kendi hayatı da rengârenktir. O sadece öykülerinde değil kendini anlatırken de aynı renkliliği ve samimi dili sürdürür. “Çavlanın İçinde Sessizce”de Nezihe Meriç adının hikâyesini şöyle anlatır: “Babam canlı, keyifli, sanatçı ama dalgacı bir adam –ben ona benziyorum, bazı küçük ayrılıkları saymazsak– nüfus kâğıdımı çıkarmayı ihmal etmiş. Biz Erzincan’dayken, tam böyle mi iyice bilemiyorum, gayrimeşru çocuklar için bir nüfus kâğıdı çıkarılması olayı olmuş, işte ondan faydalanarak bana da nüfus kâğıdı çıkarttırıvermiş. Bunu, odacıyı yollayarak yaptırmıştır, eminim. Çünkü nüfus kâğıdında adım Neziha Şükran diye geçer. Bu “a” beni hep sinirlendirir.”

Meriç’in genç romancılar ve okurlarıyla her zaman ne denli yakın bir diyalog içinde olduğu, herkesi en ince detayına kadar dinleyip tüm bilgi ve düşüncelerini tek çırpıda ve cömertçe paylaştığı hatırlandığında, kendisinin önemli bir öykü yazarından fazlası olduğunu görmek mümkündür. İşte tüm bu cömertlik, onun karakterlerinde ortak özelliklerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Kıpırtı Hanım’ın çantasını karıştırırken sigara börekleri, poğaça ve kurabiyeleri neden fazla fazla koyduğunu tahmin edebildiniz mi? Evet onun amacı her zaman başkalarına ikramda bulunmaktır. Bu yüzden naylon bir poşeti ağzına kadar doldurur ve tüm gün çantasında taşır ikramlıklarını. Kıpırtı Hanım karakterinde aslında Nezihe Meriç’in kendisinden izler oldukça kuvvetlidir.

Zira onun paylaşımcı, alçak gönüllü ve hümanist hayatı tıpkı bu kahramanda olduğu gibi birçok öykünün karakterlerinde yansımalarını göstermektedir.

Nezihe Meriç’ten bahsederken Salim Amca (Şengil) ve Dost dergisini hatırlamamak olmaz. Salim Şengil’in 1947 yılında başlayıp on yıl yayımlamayı sürdürdüğü Seçilmiş Hikâyeler ve takibinde 1973’e dek yayın hayatına devam eden Dost dergisi, çağdaş edebiyatımızda önemli yere sahiptir. Bu yayınların Türk edebiyatına yıllarca sağladığı katkılar Salim Şengil ve Nezihe Meriç çiftinin yazın dünyasına sunduğu en güzel armağanlardandır. Yine Yılmaz Güney’in ilk Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan “Boynu Bükük Öldüler” adlı eserinde Şengil ve Meriç çiftinin büyük katkıları olmuştur. Şengil, “Anılarda Kalan Portreler” adlı kitabında, kendisinin “Boynu Bükük Öldüler”i edebiyat dünyamıza ikinci kez kazandırma çabalarının bir hikâyesini de anlatmıştır.

2009 yılında kaybettiğimiz Nezihe Meriç’in anısına Yapı Kredi Yayınları, yazarın ilk eseri olan “Boz Bulanık”ı 60. yılında tekrar yayımladı. Daha önce Nezihe Meriç okuma fırsatı olmayanlar için bu eser mükemmel bir başlangıç. 60 yıl öncenin Türkiye’sinde kadının sosyal ve ahlaki yönlerden o dönemki konumunun ve alışılagelen kadın tanımının sınırlarını tahrip ederek, onu geleceğe taşıyan anlatımıyla “Boz Bulanık” arşivlerde mutlaka bulunması gereken eserlerden biri. Sosyal dalgalanmaların çok farklı noktalara çektiği kadın hareketini ve özgürlüklerin tanımını 60 yıl öncesiyle kıyaslamanın, Meriç’in objektifinden 1953 yılının kadın algısını irdelemenin şimdi tam zamanı.

Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi’nin Haziran 2013 sayısında yayımlanmıştır.

This entry was posted in ≡ Remzi. Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın