Kendi Gecesinde yürüyenlere

shadows-color

İnci Aral’ın “son uzun soluklu romanım” diye adlandırdığı “Kendi Gecesinde” kitap raflarında yerini aldı. İnci Aral bu romanında, aşkın, mutluluğun ve kendi olabilmenin peşinde hüznü ve umudu bir arada yaşayanların dünyasında farklı bir yolculuk vaat ediyor. Hayal, Hayali, Hayal Ali ve kimi zaman da Kara… Hepsi farklı bir rüyadan çıkıp tek bir bedende buluşuyor. Belleğinde yığılmış anılarının üzerinde yürüyen bir erkek, aşkı, cinselliği ve çocukluğuna duyduğu özlemi hiç terk etmediği rüyasıyla iç içe taşıyor ve kendi gecesinde ilerliyor. İnci Aral aileyi, eşcinselliği, kenti ve toplumsal ön yargıları birçok yönüyle çarpıştırdığı yeni romanıyla bizleri bir kez daha dünyayı bir başkasının gözünden görmeye davet ediyor.

“‘Kendi Gecesinde’ bugünün ve yakın geçmişin romanı. Hayal’in çocukluğu 1980 sonrası döneme denk geliyor. Toplumdaki kültürel değişimin hızı, gençliğin bu değişim karşısındaki duruşu… Bu yıllar bir çeşit ‘özgürleşme dönemi’ olarak tarif edildiyse de aslında ayrımları daha da keskinleştirdiğini görüyoruz. Hayal ve arkadaşı Cevat bunun bir örneği…”

“O döneme çok yönlü bakılması gerektiğini düşünüyorum. 12 Eylül sonrası yoğun bir apolitize olma süreci yaşandı. Bunun yanında o güne kadar kazanılmış bütün demokratik haklar tırpanlandı. Bunlara işçi hakları, sendikalaşmayı örnek verebiliriz. Bunlar Türkiye’nin bütün çalkantılı dönemlerine rağmen belli bir yol kat etmişti. Ben bunu romanımda, bir romanın ve kahramanlarının el verdiği ölçüde irdelemeye çalıştım. Bu dönem Türkiye kalkınıyormuş gibi göründü ancak mağdur olan kesimin içinde bulunduğu yokluk katlanarak arttı. Kişi başına düşen ulusal gelir daha da adaletsizleşti. Kültürel anlamda da bir küreselleşme olgusu gelip çattı. Küreselleşme büyük bir özgürlükmüş gibi sunuldu; oysa küreselleşen şey sermayeydi.”

“Hayal zengin bir ailede yetişmesine rağmen sosyal olaylara, dünya sorunlarına karşı oldukça ilgili.”

“Evet oldukça duyarlı bir genç. Bu duyarlılığı kazanmasının sebebi babasının onun üzerindeki etkisi. Babası her ne kadar zengin bir kaçakçı olsa da kültürel anlamda kendini geliştirmiş, çok okuyan bir insan. Oğlunu birikimli bir genç olarak görmek için çok küçük yaştan itibaren onu okumaya yönlendiriyor. Çok sevdiği kadından sahip olduğu bir tanecik oğluna yaşamakla ilgili tüm heveslerini yüklüyor. Hayal, düşünce dünyası geniş bir birey. Toplumdaki eşitsizlikleri, aksaklıkları görebiliyor. Ayrıca yoğun bir kendini aşma arzusu taşıyor. Romanın büyük kısmında bu duyguyu baskın olarak görebiliyoruz.”

“Aşktan kaçmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyor Hayal. Ne var ki, bir yandan da ona ihtiyaç duyuyor. Bu kaçış çabası, aşkın kötülüğü, yalnızlaşmayı beraberinde getireceğine duyduğu inançla mı alakalı? Zira babası hayatının aşkını aynı zamanda hayatının acısı olarak görüyor.”

“Bu kaçış kesinlikle aşktan zarar görme korkusuyla alakalı.Ayrıca aşk mağduru olan yalnızca baba değil. Anne de ona sunulan tüm imkânları elinin tersiyle itip, aşk yüzünden hayatını bambaşka bir yöne sürüklemiş. Elbette bu iki kötü deneyim Hayal’in aşka bir hastalıkmış gibi yaklaşmasına neden oluyor. Şunu da eklemek gerekiyor; Hayal, bir yere bağlanıp hayatının sonuna kadar aynı yerde duramayacağının farkında. Kaçışı biraz da bu yüzden.”

“Aşkı tanımlarken ‘Aşk bozuntunun bir parçası artık’ diyorsunuz. Buradaki ‘artık’ ifadesi beni biraz düşündürdü. Aşk gerçekten form mu değiştirdi? Eskinin aşkı ve şimdiki aşk diye iki ayrı aşk algısı mı var sizce?”

“Tabii var. Aşk saflığını, özgünlüğünü yitirdi gibi görünüyor. Eski aşklar yok artık diyebiliriz. Belki onlar da masaldı, çok abartılmıştı bunu bilemiyorum. Ama bugün ilişkiler daha kolay kurulabiliyor. Yine ilişkilerin bitirilmesi de eskiye göre çok daha kolay. Eskiden daha katı kurallar vardı. Toplumun her gün biraz daha muhafazakârlaştığını görüyor olsak da kaçınamadığımız bir modernleşme halen devam ediyor. Her şeye rağmen kadın hayatlarında özgürleşme yönünde bir farklılaşma var. Kadın cinayetlerinin artışında da bunun rolü olabiliyor. Erkeğin geleneksel yapısı kadının özgürleşmesine bir noktada tahammül gösteremiyor. Geleneksel erkeklik rolünü aşamayan bir erkek grubu var. Ama kadın kendisine geleneksel olarak biçilen rolü aşmaya çalışıyor. Çatışma da buradan çıkıyor. Ne olursa olsun zaman geçiyor ve kurallar, toplumun genel geçerleri değişiyor. Bu değişim ortamında aşkın değişmesi de kaçınılmaz elbette. Aşk da daha kolay, gelip geçici, gündelik ilişkilere endeksli hale geliyor. Aşk engellerle büyüyen bir olgu. Bugün engeller daha az; gizem kalmadı denebilir. Kolaylaşan her şeyden çabucak bezilir.”

“Bu ifadenin devamında ise aşkın kaçıp başka yerlere gitme arzusunu kışkırttığını söylüyorsunuz. İnsan sürekli uzaklaşma, tazelenme ihtiyacı mı duyar gerçekten ya da aşk bazen süregelmiş bir kaçışın son durağı olamaz mı?”

“Aşkı ne kadar reddederse etsin yine ona yakalanıyor Hayal. Aslında istediğim, aşkın niteliğini tarif etmek. Nelerde birleşiyor insanlar? Aralarındaki ilişki nasıl aşk haline geliyor? Bir ruhsal, bir bedensel örtüşme gerekiyor aşkın var olması için. Birbirini tanıma, sınama, anlama ve takibinde hangi noktalarda birliktelik içinde olabileceklerini tartma… Hayali, ancak bütün bunlardan geçtikten sonra Reyan’ı sevdiğini anlıyor. Aşk er ya da geç sevgiye dönüşüyor, kurumlaşıyor ancak başlangıçta bile sevgiyle beraber ortaya çıkıyorsa o zaman başarılı oluyor.”

“Hayal’de baskın bir özkorumacı his görüyoruz. Zarar görmekten, yarasını kanatmaktan korkuyor.”

“Aslında bunun birkaç sebebi var. Hayal, yasadışı bir iş yapıyor. Bunun getirdiği bir tedbirli olma hali var.Bu tedbirlilik ona babasından geçiyor belki de. Bunun yanında, Hayali’nin bir vicdan yükü var. Bu insanda doğuştan ya olur ya da olmaz. Bu yüzden hep biraz yaralı diyebiliriz.”

“Kendini başkalarının yerine koyarak ruhsal bütünlüğünü koruduğunu söylüyor Hayal. Bu başkası olma arzusu neden?”

“O çok daha kötü durumdaki, parçalanmış hayatları görerek kendi hayatını daha bütün tutmaya çalışıyor. Benim romanlarımda zaten kişilerin birden fazla adı vardır ve bölünmüş kişilikleri. Bunlar benim çok ilgimi çekiyor. Hayati, Hayali, Hayal, Hayal Ali… Bir sürü ismi var Hayal’in. Onun sorunu gerçekte kim oldugunu arayıp bulmak zaten. Çok yönlü yaraları, acıları var. Henüz sekiz yaşındayken, annesinin onu terk etmesi bu yaraların en büyüğü. Kendisi, o terk ediliş gününde büyüdüğünü söylüyor. Ayrıca hep gizlenerek yaşamanın getirdiği sakıncalı bir psikolojiye sahip.”

“Çocuğun, sevdiğini umutsuzca beklemesinin zorluğundan bahsediyor kitapta. Hayal çoğu zaman annesinin gidişini tamamen unutmuş gibi davransa da bu bekleyişi hep taşıdı mı?”

“Unutmuş gibi davranıyor evet. Ancak şöyle de bir cümle kuruyor: ‘Çocuklar çabuk unutur sanırlar, aslında unutmazlar. O acı kanlarına karışır ve onları ağır ağır zehirler.’ İşte bu cümleden aslında bu bekleyişi hep taşıdığını anlayabiliriz. Ben küçük yaşta babamı kaybettiğimde bu ölümü yadsıdım. Bir şey yokmuş gibi gülüyordum. İçimde büyük bir kanama vardı ancak onu gizlemeye çalışıyordum. Unuttuğunuzu sandığınız acı içinizde bir yumak gibi kalıyor kimi zaman. Hayal’in de unuttuğunu sandığı annesi aslında hiç unutulmuyor.”

“Hayal sevdiğini cümlelere dökmekten kaçınıyor hep. Reyan’ın ihtiyacı olan sevgi cümlesini hiç kurmuyor…”

“Bence bunun sebebi Hayal’in bunları aşmış olması. Birçok ilişki yaşamış birisi. Verilen sözlerin anlık olduğunu ve hayata geçme garantisi taşımadığını biliyor. Birliktelikte verilen sözlerin fazlaca önemi yoktur, bu sözler ancak hayat onları doğruladığında anlam kazanır.”

“Romandaki eşcinsel ilişki içinde bulunan karakterlerin ikisinin de ailevi birer travma geçmişi var. Bir eşcinselin mutlaka bir travması mı ya da kötü bir hikâyesi mi olmak zorunda? Yoksa bu cinsel kimlikten bağımsız bir rastlantı mı?”

“Kitaptaki karakterlerde cinsel kimlikler geçmiş bir travmayla kesinlikle ilişkilendirilmiyor. Reyan’ın travması cinsel kimliğinin babası tarafından baskılanması neticesinde oluşmuş bir travma. Kabul edilmeyişinin, toplumun bakış açısının yarattığı baskının bir rahatsızlığı var. Dünyada o kadar çok aynı cinsiyetten ve uyum içinde yaşayan insan var ki. Bize ne yazık ki onlar gösterilmiyor. Bizim bu bireyleri bir haberde görmemiz için bir facia gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bu heteroseksüel insanlar için de aynı. Her gün televizyonlarda eşcinsel olmayan birçok insanın öldüğünü, öldürüldüğünü görüyoruz. Bu eşcinsellere bakışla ilgili ön yargıların yönlendirdiği bir durum. Heteroseksüel bir ilişki nasılsa, hangi aşamalardan geçiyor ve hangi riskleri taşıyorsa eşcinsel bir ilişkide de durum aynı. Eşcinsel ilişkide yaşanan bir cinayetin aynısı heteroseksüel bir ilişkide de aynı biçimde yaşanabiliyor.”

“Belki de o haber verilirken eşcinsel kelimesinin başlığa iliştirilmesi yüzünden algı bu yönde değişiyor?”

“Evet onu demek istiyorum. Bu ön yargıyla ilgili. Elbette özel hayatını çok abartılı, çok tutkulu yaşayan eşcinseller de heteroseksüeller de var. Uyum içinde ve son derece mutlu yaşanan sayısız eşcinsel ilişki var çevremizde. Belki bizim haberimiz yok. Ancak bu onların var olmadığı anlamına gelmiyor. Ben önümüzdeki dönemlerde bunun daha çok normalleşeceğini düşünüyorum. Modernleşme insanların birlikte oldukları kişinin cinsiyetini önemsiz kılacaktır zaman içerisinde.”

“Türkiye için de bunu söyleyebiliyor musunuz?”

“Evet, Türkiye için de. Bütün bu muhafazakâr­laş­ma­­ya rağmen, algı değişecektir. Hatta dinin de bununla barışabileceğini düşünüyorum. Çün­kü bu doğuştan olan bir şey, tamamen doğal bir eğilim.”

“Toplumun ahlak dayatmasından bahsediyorsunuz kitapta. Yıldırıcı bir çevre, en ufak farklılığı bünyeden atmak isteyen kemikleşmiş bir toplumsal yapı. Bu davranış modalitesi toplumun ezberi mi? Kendini korumak mı istiyor toplum?”

“Bir korku var toplumda. Aslında bu korkuları da anlatmaya çalıştım. Büyük oranda gizlenen bir kendi cinsine ilgi duyma durumu var toplumda. Sahilde yaşanan olayların hepsi gerçek. Bu insanlarla ben çoğu kez konuştum. Kentte gerçekten böyle bir ‘sahil’ vardı ve kitaptakiyle aynı şekilde sonlandı. Sahilin ortadan kaldırılması bence bir çeşit asimilasyon hareketi. O insanları yok etme, ortadan kaldırma güdüsü taşıyor. Romanın oturduğu izlek de bu. Toplumun kendine benzemeyeni yok etme güdüsü. Bu muhafazakârlıkla birlikte çoğalan bir durum. Son zamanda birçok insanın, muhafazakârlığa karşı bir tepki olarak kaçma planları kurduklarını görüyorum. Halbuki farklı yönlerden mağdur edilen milyonlarca insan var. Kaçmak yerine mücadele etmeyi tercih etmeliyiz. Bu roman da benim kendimce bir mücadele yöntemimdir. Farklı hayatları insanlara gösterme çabam bu mücadelenin parçası. Tutuculuk arttıkça cinselliğin yaşanması ve yaşandığı alanlar da tepkisel oranda genişliyor ve farklılaşıyor aslında. İlişkileri pornografik hale getirme arzusu güçlendi. Hayali’de de toplumun belirlediği yasakları aşmanın doğurduğu zevki baskın olarak görüyoruz. Bu artan muhafazakârlığın doğurduğu bir tepki belki de. Tabii, sahil motifi hayaletleri de beraberinde getiriyor.Hayaletsi hayatlar yaşamak zorunda kalıyor bu insanlar. Gecenin karanlığında, gizlediği duyguları ve arzularını tatmin etmek için sahile sığınan insanlar sabah bambaşka bir hayat yaşıyorlar.”

“Hayal kendisini kabul etmeyen toplum kesimini ‘sıradan çoğunluk’ olarak adlandırıyor. Toplum tarafından ötekileştirilenlerin bir sağ kalma yöntemi mi sizce bu ‘sıradanlık’ tanımına sığınmak?”

“Elbette. Eşcinsellerin önemli bir kısmının da heteroseksüel ilişkileri, kurulan aileleri sıkıcı bulması mümkün. Sonuçta başka açıdan bakmayı denediğinizde heteroseksüel aile yapısı erkeğin sırtına gereksiz yükler yükleyen bir düzeni de beraberinde getirebiliyor. Doğal olarak eşcinsel bir erkeğin de heteroseksüel bir hemcinsinin mutsuz olmak için çok nedeni olduğunu düşünmesini bekleyebiliriz. Bu kişisel bakış açılarıyla ilgili aslında.”

“Cinsellikten gitgide daha az söz eder oluyoruz. Cinsellik tümüyle geceye hapsediliyor sanki gerçekten. Sizce ondan daha fazla konuşmalı ve daha açık mı yaşamalıyız?”

“Cinsellik insanın en karanlık yanı. Şartlanmalar ve öğretilerle doğduğumuz andan itibaren sınırlar içine alınıyor. İnsanların çoğu bu sınırların içinde kendi cinselliklerini keşfedemeden, onun olanaklarını tanımadan yaşıyor ve ömürlerini tüketiyorlar. Bazıları ise bu olanakları sonuna kadar aramak istiyor, onun peşine düşüyor. Bunun cinselliğe aşırı düşkün olmakla ilgisi yok; buradaki konu kendini keşfetmekle alakalı. Nasıl başka alanlarda da keşfetmeye çalışıyorsa, bu alanda da kendini keşfetmeye ihtiyaç duyuyor insan. Nedir benim olanaklarımın sınırı? Bunu sorgulamak istiyor. Ancak çok az insan konmuş sınırlardan kendini kurtararak yaşayabiliyor. Bu insanlar genellikle deşifre olduğunda kınanma riskini de kabul etmek zorunda kalıyor. Başkalarına zarar verecek ve haklarını ihlal edecek durumları kesin olarak reddetmekle birlikte, tüm cinsellik olanaklarının açık olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanın kendini keşfetme serüveninde cinselliğini keşfetmesi büyük bir öneme sahip. Toplumda cinselliğini keşfedemediği ya da dilediğince yaşayamadığı için mutsuz olan insanlar var. Toplumsal olarak kısıtlamak yerine onun özgürce yaşanmasını teşvik etmemiz gerekiyor.”

“Hayali’nin sahille tanıştığı yolculukta bir görünmez olma isteğinden bahsediliyor. Görünmez olmayı tercih edenler bir bakıma çaresizliğe teslim mi oluyorlar?”

“Heteroseksüellik dışında kalan tüm cinsel kimlikler üzerinde öyle yoğun bir baskı, öyle güçlü bir ret ve hatta karikatürize etme durumu var ki, o insanların görünmez olmayı tercih etmesini anlayabiliyoruz. Cinselliklerini olması gerektiği gibi yaşamalarının yolu çoğu zaman görünmez olmaktan geçiyor çünkü. Sahili düşünelim. Oraya gelen insanların kimlikleri yok, hikâyeleri yok. Sadece biriyle beraber olmak için oradalar. Bu görünmez olma isteği aslında toplumun o bireyleri buna mecbur etmesinin sonucu.”

“Yine sahil yolculuğundaki diyaloglardan cinselliğin tutuculuğun panzehiri olduğu izlenimine kapılıyoruz. Sizce cinsellik muhafazakârlığa karşı bir tepki biçimi mi aynı zamanda?”

“Kesinlikle bir tepki biçimi. Ne kadar cinsellikleri bastırılmış insan varsa aşırı tutuculuğa saplanır. Cinselliğini özgürce yaşayabilen, o konuda rahat ve huzurlu olanların her şeye açık, çağdaş ve düşünsel perspektifi daha geniş bireyler olduğunu görüyoruz. Bu nedenle tekrar ediyorum cinsellik insanın en karanlık yanı ve mutlaka keşfedilmesi gerekiyor. O yokmuş gibi davranamayız.”

“Reyan aldatma kavramını değerlendirirken ‘Bedenimin ne önemi var?’ diyor. Sizce beden ve ruh birbirinden bağımsız eylemlerde var olabilir mi?”

“Öncelikle o bütünlüğün var olduğunu öngörmemiz gerekiyor; ruh ve beden. Öyle yırtıcı bir dünyada yaşıyoruz ki, insanlar bedenlerini bazen geçici şeyler için feda edebiliyorlar. Reyan’ın yaşadığı böyle bir deneyim. Örneğin ben işkence mağdurlarıyla konuştuğumda bana zihinleriyle bedenlerini birbirinden ayırdıklarını söylemişlerdi. Bütün inandıkları, umdukları şeyler beyinlerindeydi ve onlara sığınarak bedenlerini işkenceye teslim ettiklerini ifade ediyorlardı. Pek çoğu işkencelerin ayrıntılarını hatırlamıyordu bile. Buradan anlayabiliriz ki insan –özellikle zorunlu durumlarda– bedenen ve ruhen başka iki eylemin içinde olabiliyor.”

“Hayal sevgilisinin kaprislerinden bahsederken onu bir kadına benzetiyor. Sizce davranışların cinsiyeti var mıdır?”

“Belki cinsiyetlerin öğrenilmiş davranışları olduğunu söyleyebiliriz.”

“Çocukluk arkadaşı Cevat’ın ailesini tanımlarken ‘Tüm yoksullar gibi annesinin de onun da dinsel inançları güçlüydü’ diyor Hayal. Bunun nedeni nedir? Daha fazla umuda mı ihtiyaçları var yoksulların?”

“Evet daha fazla umuda ihtiyaçları var. Durumlarının değişeceğine dair bir umut beslemek istiyorlar onun da ancak Allah’tan gelebileceğine inanıyorlar. Bir de düşünme olanakları daha sınırlı kalabiliyor. Sorgulama, soru sorma alışkanlıkları azaldıkça söylenen doğruları kabul etmek kolaylaşıyor.”

“Kitabınızın muhalif bir yanı var. Antimilitarist ifadeler, toplumsal katmanlaşmayı oluşturan tüm öğelere bir karşı çıkış görüyoruz. Bunun yanında Dilda’ya ait bölümlerde etnik kimlik ön yargıları da irdeleniyor. Bizi bu kadar ayıran nedir? Coğrafya mı, din mi? Yoksa böyle şartlandırıldık mı?”

“Bizi ayıran bir şey yok. Bizi ayıran telkinler ve politikalar var. Ben çocukluğumda sıra arkadaşımın etnik kimliğini hiç merak etmedim örneğin. Bu son on beş yılımızda sistemli olarak bize öğretildi. Ayrıştırtıcı bir dilin ürünü bu.”

*İnci Aral ile söyleşi Remzi Kitap Gazetesi Ekim 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Posted in ≡ Remzi, Ahlak | Leave a comment

CLOSING TIME

Bu yılın en güzel armağanı Lost in the Trees’i keşfetmem derken Erland and the Carnival’ın yepyeni şarkısı çıkıp geldi.

Şimdi gözlerinizi kapama zamanı…

Closing time, time to get you out of mind
Time to get you out of my life
Look for miles farther…

Posted in Nota | Leave a comment

Ya Olmasaydı Ece?

1420658_10151948174431317_1825134149_n

gelir dalgın bir cambaz,
geç saatlerin denizinden.
üfler lambayı.
uzanır ağladığım yanıma.
danyal yalvaç için.
aşağıda bir kör kadın,
hısım.
sayıklar bir dilde bilmediğim.
göğsünde ağır bir kelebek,
içinde kırık çekmeceler.
içer içki üzünç teyze tavanarasında.
işler gergef.
insancıl okullardan kovgun.
geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara,
çuvalında yeni ölmüş bir çocuk.
kanatları sığmamış.
bağırır eskici dede.
bir korsan gemisi! girmiş körfeze.

Posted in Nazım | Leave a comment

Leylâ’ya Mektuplar

erbil

Mektuplar da tıpkı fotoğraflar gibi zamanın akşında donup kalmış anılardır. Yaşamın gerçekliğine farklı bir oda açan her cümle, sahibinin biriktirdiği sonsuz saniyenin birer ürünüdür. İfade kişiye özgü, benzersizdir. Sadece kelimeleri taşımaz zarf; kapatılırken bir umut, bir sitem, bir sır atılıverir içine. Yazanın tüm duygusu nüfuz etmiştir kâğıda, masasının ya da ellerinin kokusu, belki de gözyaşı düşmüştür bir köşesine.

Türk edebiyatının önemli ismi Ahmed Arif’in diğer bir önemli isme, Leylâ Erbil’e yarım asır önce yazdığı mektuplar bugün edebiyatseverler için çıktı zarflarından. Bu vesileyle Arif’in iç dünyasıyla bir kez daha tanışan okur “İnsanlar eskiden iyi ki de mektup yazarlardı birbirlerine” diyor şüphesiz. Zira bu mektuplarda Ahmed Arif’in mürekkebi, Leylâ Erbil’in ise zarif ellerinin izi var. “Leylim Leylim” bir kurgunun kâğıda geçmiş hali değil, yaşanmış anların gerçek birer izini taşıyor. Leylâ Erbil’in uzun yıllar sonra mektupları neden yayımlamaya karar verdiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Editör bunu Erbil’in gerçeğe duyduğu bağlılığa yoruyor. Zira bir aydın olarak Ahmed Arif’in yaşadıklarını günümüz okuruna hatırlatmak için bu mektuplar önemli birer araç. Şairin mektuplarında aşkın yanı sıra dönemin siyasi gerçeklerini ve bireyler üzerindeki sert etkilerini de bugüne taşımış oluyoruz.

Arif, Leylâ Erbil’i “şair, dost, en sevgili ve en kardeş” olarak tanımlıyor ve onun için başka türlüsü olamayacağını yazıyor bir Bismil mektubunda. Yalnızlığını giderecek yegâne şey belli ki Erbil’den gelecek satırlar; sevdiği kadının cümleleriyle yüzünü aydınlatacak ve yepyeni şiirlere yol almak için düşün bataryalarını dolduracak. Şair, Leylâ Hanım’a duyduğu tutkuyu onu yücelten ifadelerle anlatırken her cümlede bir de serzenişi ekliyor noktanın hemen önüne. Onun benzersiz dostluğu ve güzelliğinin, “kahır” ifadesiyle birleştirilerek telaffuz edilmesi, şairde yarattığı umudun gerisinde ufak bir kırgınlık, belki de bir iç çekmenin yansıması gibi. Mektuplarında Ahmed Arif’in şiire olan tutkusunu, onu; varlığını, öfkesini, aşkını ifade etmenin tek yolu olarak gördüğünü rahatlıkla anlayabiliyoruz. Duygusal yoğunluğunu, umut ile melankolinin çatıştığı algı motifini şu ifadesinde görmek mümkün: “Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim…”

“Küçüğüm, korkunç dâhim, sevgilim, senin istediğin gibi de olsam, kayıtsız şartsız kölen de olsam, daima asıl sen beni affedeceksin… Cihan insanları içinde, en güzel, en iyi ve en namuslu sensin. Buna inan. Ahmed Arif böyle söyler… Doğrudur… Haktır… Layıktır… Sana yakın, sana layık ve hele hele ‘senin’ olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek ister…” Mektuplardan okuduğumuz Leylâ Erbil bir kadın olmanın ötesinde diğer tüm insanlardan farklı ve üstündür. Arif’in kimi ifadelerinde bu sevginin ölçüsüzce yansıtıldığını ve Erbil’in adeta kutsandığını görüyoruz. Elbette ki, bu yüceltmenin tek nedeni şairin Leylâ Hanım’a duyduğu aşk olmamalı. Karşılık alamamak, yalnızlık ve çaresizlik hisleri şairin engin düş ormanında buluşunca tanımlamalar da bambaşka bir güce erişiyor şüphesiz.

Şahit olunan tüm ümitsizliklerin ve çaresizliklerin üzerini Leylâ Hanım’a duyduğu tutkuyla örten şair ona sığınarak karanlıktan kurtulduğuna inanıyor. Görmek istemediği çirkinlikleri onun yüzüyle perdeliyor ve gelecek fikrinin içini Erbil’in varlığıyla dolduruyor.

Öylesine dolduruyor ki, başka hiçbir şeye yer bırakmamacasına. Leylâ Hanım ve şiirleri çocukluktan bilinmez geleceğe uzanan bir tünel yaratıyor şaire. Bu tünelde tek aydınlık Leylâ Hanım ve onun varlığı üzerinde yükselen hayaller… Günümüze baktığımızda Arif’in aşk algısının rasyonelleşen zihin görüngesinden oldukça uzak olduğunu fark etmek zor değil. Zaten onu böyle bir şair yapan ve hepimizin gönlüne yerleştiren de iç dünyasının sonsuz karmaşası değil mi? Şüphesiz ussallık ve kimi zaman uymacılık ruhu sabitlerken, melankoli ve özgür hayal gücüdür onu alıp farklı diyarlar arasında gezdiren ve zamanın sınırlarının ötesine taşıyan.

Ahmed Arif’in mektuplarında Leylâ Hanım’a duyduğu aşkın baskın anlatımının yanında zamanın gerçeklerine, sosyal devinimine, özelleşmiş düzeyde kişisel ilişkilere, edebiyat dünyasının çelişkilerine ve var oluş mücadelelerinin karşı karşıya geldiği bir arena olarak dünyaya dair yüzlerce detayı bulmak mümkün. Yine dönemin siyasi rüzgârı karşısında durmaya çalışanların yaşamaya mecbur bırakıldıkları sıkıntılar, sürgün, baskı ve ödetilen bedeller zamanın içinden gelen cümlelerle taptaze bir şekilde önümüze sunuluyor. Arif, bir mektubunda dönemin aydınlarını şöyle eleştiriyor: “Bazıları öyledir, okumazlar, ciddi düşünmezler. Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar. Bu, bir toplum derdidir… Bu tiplerin belirli vasıflarından biri boşluk, ne yapacağını bilmezlik, eğlence ya da iş uydurma gayretidir. Dedikodu cadısı bunların alt şuurunda tezgâh kurmuştur. Bir hamallar, bir de bilginler dedikodu yapmaz. İşleri, gerçekten buna ne vakit bırakır ne de müsaade eder…”

Zamanın gerçekliği içinde Leylâ Erbil’e duyduğu aşkın tüm boyutlarıyla ortaya konulduğu Ahmed Arif’in mektuplarının altmış yıl sonra okurlara açılmasını bu yılın önemli bir edebiyat olayı olarak değerlendirmek yanlış olmaz. “Ben bütün bu iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun…” İşte bu ifadeler büyük şairin hayatında Erbil’in değerini bizlere ne de güzel anlatıyor. Leylâ Erbil’i de kaybetmemizin ardından, her ikisinin tekrar buluştuğu diğer âlemde, Ahmed Arif’in özlemi son buldu mu bilemiyoruz. Ancak bilebiliyoruz ki, şairin kaleminde büyüyor, benzersizleşiyor ve şu mısralarda ölümsüzleşiyor aşk:

Sus, kimseler duymasın,/Duymasın ölürüm ha./Aymışam yarı gece,/Seni bulmuşam sonra./Seni kaburgamın altın parçası,/Seni dişlerinde elma kokusu./Bir daha hangi ana doğurur bizi?

“Leylim Leylim”, Ahmed Arif, 208 s., İş Bankası Kültür Yayınları, 2013

Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi’nin Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Posted in ≡ Remzi | Leave a comment

İktidar Sahibinin Yüzüne Tutulan Ayna

dreamofraskol

İnsanları bir araya getiren ve öyle kalmalarını sağlayan yüzlerce itki vardır. Bazen sevgi, bazense karşılıklı çıkar beklentisi bu buluşmanın temelinde yatar. Kadri Maraz ile Veli Ventura’yı (VV) bir arada tutan şey ise bambaşka: Cehaletin ve lümpenliğin saygın rezaletine, basit kirli kültürüne karşı, sıradışılığın lanetlenmişliğiyle bastırılan intikam alma içgüdüsü. İşte bu içgüdü bitmek bilmez bir biçimde artan ve her seferinde daha da tutkulu hale gelen bir öfkenin yetişmesine önayak oluyor. Ahmet İnce’nin ilk romanı olan “Yücelme”, bu öfkenin kurgulandığı çarpıcı bir eser. Yazar, kapitalist sömürü sistemini, harekete geçirici söylemleriyle, etkileyici bir kurgunun içinde sorguluyor.

Kadri Maraz iç sesi VV ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “Bana ne iş yaptığımı soruyor. ‘Kölelik’ diyorum. Günün on iki saatini, bir adamın emir ve istekleri doğrultusunda onun koyduğu nizamlara göre yaşıyorum. Sekiz saatini uykuda, iki saatini yolda geçirirsem, kalan iki saatliğine birey oluyorum.” Ahmet İnce eserinde, kapitalist sistemin yarattığı işsizlik, adil olmayan çalışma düzeni, işçi haklarına yönelik saldırılar ve ezilen kitlelerin yaşadığı psikotravmalara değinirken, bu baskı düzeninin birey üzerindeki yansımalarından bir kurgu oluşturuyor. Sömürü şebekeleri olarak adlandırdığı güç sahiplerinin, bireyleri hayali mutluluklara hapsederek metalaştırdıkları bu düzen başkaldırıyı gerektiriyor. Ventura’nın ifadesiyle kölelik, bizleri umut şantajıyla rehin alıyor ve hayatımızın her anını, umutların kandırmacasıyla başkalarının emrinde ipotek ediyoruz. Zincirlerinden kurtulmayı umut ederek yaşayan bir köle, görüp göremeyeceği bile kesin olmayan o günü bekler durur. Halbuki yücelmek, adına kader denen şeye müdahalede bulunmak ve bedenini kanatmak pahasına zinciri söküp atmayı gerektiriyor.

VV’nin, hepimizin bir biçimde mağduriyetlerini kaşıyan bir saptaması var: “Hayat, ellerine yetki verilmiş birtakım insanların, senin geleceğin üzerine inisiyatif kullanmasıyla şekilleniyor.” Zira verilmiş kararları uygulayarak, toplumun yarattığı kuralların izinden giderek ve başkalarının üzerimize yükledikleri rolleri giyinerek hayatlarımızın ancak yarısını belki de daha azını kendimiz için ve kendimiz olarak yaşıyoruz. Birey olma bilincinin dört koldan engellendiği ve özgürlük alanı oluşturmanın adeta yasaklandığı bir düzenin içinde eridiğimizi hissetmiyor muyuz çoğu zaman? Kişinin kendi kararlarını alması ve eylemlerinde özünden yola çıkması bazen bencillik, bazense düzen bozuculuk olarak etiketlenerek birey olmak adeta lanetleniyor. Kişi kendiliğini eline alıp kader olarak öğretilen örgüye müdahale etmeye kalkıştığında geniş kitlelerin hipnotik etkiden uyanmasını ve ayrı ayrı seslerin bir bütün olarak güçlenmesini sağlayacak, bu ise karanlıkta avlananların çıkarlarıyla çatışacaktır. Bu nedenledir ki sömürü düzeninin faydacıları aydınlanmayı asla istemezler. İnsanların zihinlerindeki ayıklık hali bu faydacı kesimi rahatsız ettiğinden mutad karanlığın süregitmesi için birçok silah oluştururlar. Televizyon programları, reklamlar, büyük tabelalar, mekânı okumayı güçleştiren ve zihinsel karmaşayı besleyen her düzenek onların birer aracıdır. Markalar, isimler ve görüntülerden oluşan binlerce uyaranla bireyi zihinsel bir işkenceye tabi tutar, sağlıklı düşünmesinin ve özünü keşfetmesinin önüne geçerler. Diğer yandan toplumun genlerine kodladıkları aşkın inançlar ve alan korumacı ideolojilerle kişinin karanlık kitleden kopmasını engellerler.
Aydınlanma yönünde atılım gösterdiğini fark ettikleri an fikir evriminden vazgeçmesini, aydınlık altında gördüklerinden bahsetmemesini ve susmadığı takdirde ise imhasını sağlarlar.

Hak arayışı imgede beslenen ve sözde takdir edilen ancak fantezide kalması koşuluyla kabul gören bir eylemdir. Kişi fiili anlamda hakkını aramaya yönlendiğinde sömürü sisteminin gece avcıları toplu olarak o yöne döner ve bireyin bu atağını bastırmak için tüm silahlarını devreye sokarlar. Zira gece avcıları çirkinliklerini ve sömürü düzenlerini görünür kılan ışıktan nefret eder; karanlığın içinde yaşamaya mahkûm ettikleri insanların tüm yetilerini çıkarları doğrultusunda eğerek, obez midelerini doyururlar. Tek başlarına edemeyecekleri mücadelenin yükünü ise insanlar arasına ektikleri kini, yarattıkları hayali düşmanları ve çıkarlarını beslemeye adanmış kutsallarını kullanarak, yönettikleri karanlık tutkunu ordularına yüklerler.

Ahmet İnce, eserinde, sömürünün kıskacında değersizleştirilen ve toplum nezdinde kabul görmeyen bir genç bireyin, dışlanma ve kayıp duygularıyla başa çıkmak için yöneldiği sıra dışı adalet mücadelesini konu alıyor. Sosyal Darwinizmin hüküm sürdüğü toplumsal sınıfların bir çatışması aslında, kahramanın içinde bulunduğu mücadele düşüncesi. Toplumsal katmanların en altına hapsedilen bireylerin mücadele ruhuyla dirilmesi ve kader adı altında kabul görmesi beklenen mağduriyetin, savaşla tersine çevrilebileceği mesajını veriyor “Yücelme” bizlere. Kahramanın ve ona yücelmenin yöntemini gösteren iç sesin çizdiği öfke-öç yolu, sınıf mücadelesinde hep altta kalan kesimin iradeye hâkim hale gelişine değişmeceli bir yaklaşım sunuyor. Kahramanın yücelme planında, çıkar ilişkileriyle beslenip sömürü düzeninin neferi haline gelen “üst sınıf”, adaletsizliği ve acımasızlığıyla yüzleşmek zorunda bırakılıyor. İktidar sahibinin yüzüne düz ayna tutarak, gerçek görüntüsüyle tanışmasını sağlayan Kadri Maraz, öfkenin ölçüsüz biçimde dışa vurulduğu eylemlere başvurarak toplumun atığı haline getirilen mevcudiyetine anlam katıyor; yüceliyor.

“Yüksek edebiyat bize alçak geliyor” sloganıyla okurları yeni yazarlarla buluşturan Raskol’un Baltası Yayınları, anlatıyı kısıtlayan kuralları alaşağı edecek yepyeni bir “çatışkan Raskolnikov” ile tanıştırıyor bizleri: Ahmet İnce. İnce ilk romanı “Yücelme”yle topluma dair güncel gerçekleri sorgularken yer yer gerilimin yükseldiği psikolojik bir yolculuğa davet ediyor okurları.

“Yücelme”, Ahmet İnce, 304 s., Raskol’un Baltası, 2013

Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi’nin Ekim 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Posted in ≡ Remzi | Leave a comment

Namus Vücudun Neresinde?

picasso_oturan_kadin_tablosu_sansure_ugradi_ozanegiberberoglu_com

ATV’de önceki gece yayımlanan “Ada” adlı filmde Pablo Picasso’nun, 1962’de yapmış olduğu tablosu sansüre uğradı.

***

  • N.Ç. 2002 yılında tahminen 28 kişi tarafından tecavüze uğradı.
  • Mahkeme koltuğuna oturabilecek hale gelmesi için dört ameliyat geçirdi.
  • Dava boyunca tecavüzün gerçekleşmesine 13 yaşındaki N.Ç.’nin isteğinin yol açtığı yüzlerce kez tekrarlandı.
  • Dava kararında sanıklara tecavüz mağduru 13 yaşındaki N.Ç.’nin “rızası” olduğu gerekçesiyle en alt sınırdan ceza verildiği belirtildi.

On yıldır süren dava AKP hükümeti döneminin sembollerinden biri haline geldi. Tam da davanın utanç kararına çeyrek kala Başbakan Erdoğan kürtajla ilgili olumsuz görüşlerini televizyonlarda dile getiriyor, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise kendisine desteğini “Tecavüz çocuğuna devlet bakar.” sözleriyle pekiştiriyordu.

Yine aynı dönemde,  N.Ç.’nin “yirmi sekiz kişiyle isteyerek seks yaptığı” görüşü ile sanıklara alt sınırdan ceza verilmesi eli kulağında iken TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün “Tecavüz edilen kadın da doğurmalı. Anne bakmak istemiyorsa, devlet alabilir.” cümleleriyle tecavüz nedeniyle ortaya çıkabilecek gebeliklerde bile kadının hamileliğini sonlandırmasının ahlaki olmadığından dem vuruyordu.

Geçen yılın haziran ayının ilk günlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Samanyolu Haber’deki Günlük adlı programda “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor? Anası çeksin, anası kendisi öldürsün. Acılar bu işi meşru hale getirmez.” cümleleriyle “zinanın” bir kadın suçu olduğunu vurguladı. Söz konusu program “namus” konusunda tarihi cümlelerin edildiği türdendi. Her cümle asırlardır var olagelmiş ve AKP döneminde destansı (!) bir hal almış bacak arası siyasetinin en güzel yansımalarıydı aslında. Kadın cinayetlerinin katbekat artmasından hiç bahsetmeyen AKP kanadının neferlerinden Sn. Gökçek yılda yüz bin kürtaj gerçekleştiğini ve bunun her yıl yüz bin cinayet anlamına geldiğini söylüyor ve “Tecavüz edeni getir, cezasını ver. Ama karındaki çocuğun suçu ne? Onu da devlet alır, büyütür. Çocuğun haberi bile olmaz.” cümleleriyle potansiyel tecavüzcülerin yüreklerine su serpiyordu.

***

Şimdi ahlakımızı temizleme vakti!

Picasso’nun resmindeki kübik memeleri mozaikleyerek hem bacak aralarımızı hem de binlerce N.Ç.’nin namuslarını temizliyoruz.

 

* N.Ç. çocukluk ve ergenlik yıllarında taşımak zorunda olduğu travmanın cezasız bırakıldığı hukuk sistemine hesap sormak ve gelecekte cezasız kalan N.Ç. davaları olmaması için geçen yıl hukuk fakültesine girdi. Hakkını savunamayan devlete karşı kendini müdafaa etmenin bir yolunu bulacaktı belki de.

Posted in Ahlak | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Toplumsal Belleğin Yakın Köşesinde: Pogrom

6-7eylul

Belleklerde yer eden 6-7 Eylül Olayları (Azınlıkları Tasfiye Hareketi), yüz binlere “öteki” olduklarını hiç unutturmayacak kareleri bıraktı yakın geçmişe…

Bizlere, bıraktığı cam kırıklarında yürümek kaldı, çaresizce.

dünyanın doğu tarafında
barış olsun.
tarlanın apak çığırları
kan değil,ter aksın
ve çınlarken akşam çanı
eğilsin herkes takdise…

dünyanın batı tarafında
bereket olsun.
her yıldızdan çiğ yağsın
her başaktan altın saçılsın,
ve koyunlar tepelerde otlarken
filiz,çiçek bitsin yerden…

dünyanın kuzey tarafında
bolluk olsun.
buğdayın altın denizinde
yüzsün daima orak,tırpan,
buğdayın tanelerinin geniş ambarı açıldığı zaman
mutluluk sarsın dört yanı.

dünyanın güney tarafında
ağaçlar meyveye dursun.
peteklerden ballar damlasın
kadehlerden şarap aksın
ve gelinler yoğururken ak ekmeği
söylensin aşk şarkıları…

Şiir: Taniel Varujan

Posted in Bellek, Kadraj | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Oyuncak Sevmeyen Kadınlar

Brenda_Ann_Kenneally1_ozanezgiberberoglu

Küçükken aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayal ederdim. Değilmiş. Hala kimse gelip beni sarayıma götürmedi.

Küçük yaşlarda edindiğim zihinsel özyıkım alışkanlığı, ergenlik dönemimde en gözde hobim olmuştu. Bunun en güzel örneklerini okuduğum kitaplarda ve severek dinlediğim şarkılarda bulmak mümkündü. Aslında bunun tam da bir özyıkım olduğu söylenemez. Zira gerçekle tanışmayı birçok çocuktan biraz daha fazla istiyorduk sadece. Evet -duk; çünkü artık yalnız değildim. Kendim gibi çıkıntı arkadaşlar edinebiliyordum. Yaş itibariyle sürüden koparak dünyada ifade bulmak isteyen arkadaşlar bir okul çatısı altında toplanmış gelecek, zaman, düşünce, rüya, gerçek… Ne varsa sorgulayarak geçirdik bir sürü yılımızı. Şimdi dönüp baktığımda, işte sonunda “ben oldum” diyorum. Sadece ip atlayıp top oynasaydık daha eğlenceli olurdu çocukluğumuz belki de…

Bu ergen yıllarda Kanat Güner’le tanışmıştık. Anadolu’dan gelmiş, tıp okuyan bir eroinmandı. Kadındı ve bence gayet iyiydi. Kısacık hayatını onun ağzından okurken hem ürktük hem de iradesi karşısında etkilendik ya da iradesizliği.

Kanat’ın babasından ayrılış sahnesi, ölümle dalga geçişleri ve memelerini birey olarak gören arkadaşı Fındık hâlâ aklımda kalan ayrıntılar Eroin Güncesi’nden. Daha yüzlerce detay vardı bu delilik öyküsünde. Kimyasal etkisindeki bir zihnin yarattığı hayaldi ve ayıklığa katlanamayan bir kadındı Kanat. Güzeldi…

***
Brenda_Ann_Kenneally2_ozanezgiberberoglu

Ben bir topum benekli
Bir avuç bok gibi sinekli
Fırlatırsan uzaklara
Döne döne gelirim geri
Saydam bardakların üstünde diş izleri gibi
Ben bir topum benekli
Yuvarlanıyorum deli deli
Sokak çocuğu gibi kirli
Ben bir topum benekli

Brenda Ann Kenneally’in Brooklyn’de topladığı lokal fotoğraflar bazen katlanılmaz fakirliği bazense uyuşturucu etkisinde geçen saatleri hapsediyor karelere. Çoğumuz gibi Kenneally de deklanşöre her dokunduğunda “normalin” sınırlarını tahrip eden yepyeni bir soru gönderiyor dünyaya.

Fotoğraflar: Brenda Ann Kenneally (Fotoğrafların tümünü buradan izleyebilirsiniz.)

Alıntılar: Eroin Güncesi, Kanat Güner

Posted in Hayat, Kadraj, Kitap | Tagged , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Masallarda Yollar Hep Uzun

sBTROUcTrlg

“Sen rüzgarın bahçesindesin, şurada gündoğusu, öte tarafta günbatısı…” diyordu palyaço bebeğe. “Sıkı tutun! Rüzgarlar hem birbirleriyle hem de burada, yükseklerde yollarına çıkan her şeyle oynarlar. Bulutlarla, yağmur damlalarıyla, kar taneleriyle oynamaya bayılırlar; şimdi de olağanüstü güzel bir oyuncak uçarak onlara doğru geliyor.”

Gerd Schneider, Kafka’yı konuşturduğu cümlelerde, yalnız bir çocuğa anlattığı masalları şöyle tarif eder: “Gerçeğe dönüşen düş yolculukları bunlar… Yer çekimsizliğin, sisli ve gizemli olayların, nehirlerin ve göllerin, çöldeki bir meltemin, yabancı hayvanların, tiyatronun bellekteki izleri yani… Böyle bir tiyatroda biz şairler aynı anda, oyuncu, balon pilotu, makinist, dekorcu, ip cambazı, keşif yolcusu, hayvan terbiyecisi ve kuklacı oluveririz.” ve Kafka günlüğüne şunları not eder: “Masallar yazmak isterdim, insanların yemek yerken bile okumak için masanın altında tutacağı, teneffüslerde bile elinden düşüremeyeceği, diğer çocukların ‘Ne okuyorsun sen öyle?’ diye soracağı masallar…”

Schneider’in kurgusunda, oyuncak bebeğini kaybeden küçük kız Lena, arkadaşının elinden gitmesiyle büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Bu kaybın onu ele geçirmek üzere olan yalnızlığın yolunu açtığını gören Kafka, Lena’ya bebeğinin kaybolmadığını sadece kendi seçimini yaptığını söyler. Ancak bu avuntu değildir. Herkes gibi Kafka da gidenin ardında bıraktığı ağırlığı omuzlarken, yokluğu hafifletecek daha güçlü avuntulara ihtiyaç duyulduğunu bilir. Kafka elindeki tek kozu oynayacaktır: Masallar anlatmak. Zira bir çocuğun hayal dünyası, yetişkinlerin inanmayacağı binlerce masala açıktır. İşte bu andan itibaren iki hayalperestin dostluğu ve kayıp bebeğin yolculuğa koyulduğu gök kuşağı dünyası büyüdükçe büyür.

***SsYDp_w4XnM

Bebek kız hedefine varmıştı. Köy meydanındaki ip cambazlarını gördüğü andan beri, gökyüzü ülkesinin kadını olmak istiyordu. Yaylanan bir ip üzerinde dans etmek, o dans ederken sirk çadırından önce korku, sonra rahatlama ve sonra hayranlık dolu çığlıklar yükselsin istiyordu… Tek ayak üzerinde durup büyük, tuhaf bir kuş gibi görünmek… İp atlamak, ipler sirk müziğinin ritmiyle çevrilirken renkli bantlarla oynamak ve dans etmek, tüy gibi hafif ve yerçekimsiz olmak…

Sirkler renkli ışıkları, müzikleri ve sürekli gülen yüzleri ile çocukların hayallerinin bir diğer parçasıdır hep. Tutkuyla burada ilk kez tanışır çoğu çocuk. Onca riski alıp yerçekimine, ateşe ve daha nicesine meydan okuyan yetişkinlerin renkli kıyafetlerini bir gün giymeyi hayal ederek ayrılırlar sirk çadırından. Herkesin, hayvanların bile yüzündeki gülüşün aslında bir ışık oyunu, dudakların gülümsercesine yaptığı kıvrımınsa boya kaleminin izi olduğunu kimse anlamaz çoğu zaman.

Bruce Davidson’ın 1958’de bir New Jersey sirkinde çektiği fotoğraflar, çadırlar ve karavanların makyajsız halini sunar bize. Yüzlerde belki vardır mutlu makyajlar ancak bakışlar farklı dokunur siyah-beyaz karede izleyenlere.

Bruce Davidson’ın sirk (ve ünlü cüce) fotoğraflarına Magnum arşivinden ulaşmak için burayı takip edebilirsiniz.

Gerd Schneider’in güzel romanı Kafka’nın Bebeği ile ilgili daha önce aktardığım görüşlerimi burayı takip ederek okuyabilirsiniz.

Çocukluk hayallerinizi kurcalamaya ve eskinin içinde yeni bir dünya keşfetmeye ise istediğiniz yerden başlayabilirsiniz. :)

FotoğraflarBruce Davidson, 1958

Posted in Çocukluk, Hayat, Kadraj, Kitap | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment

Çocukluk Rüyası: Şekerleme Dükkanları

seker_dukkani_ozanezgiberberoglu_com

Çocukken uğruna dişlerimi feda ettiğim şekerleri hatırlıyorum. Çubuğun ucunda, üzerinde meyve resmi olan boyalı lolipoplara bayılırdım. Büyüdüm; otuzuncu yılımı dolduruyorum. Hâlâ yanağımla dişlerimin arasına sıkıştırdığım top şekerle saatlerimi geçirebilirim.

***

Şekerlemenin geçmişinin aslında ilk insana dek uzandığı düşünülüyor. Mağara adamlarının ilk olarak bal ve bal peteklerini yemeyi alışkanlık edindikleri ve şekerleme fikrinin doğuşunun bu döneme denk geldiği varsayımı yaygın olarak kabul görüyor. İlk kakao yetiştiriciliğinin M.Ö. 1200’de Olmekler tarafından başlatıldığı, ardından Mayaların kakao ticareti yaptığı biliniyor. M.Ö. 250 yılına ait Maya mezarlarında, o dönemde çikolatalı içeceklerin bilindiğine dair kanıtlar bulunuyor.

İspanyol gezginleri 1500’lü yıllarda kakaoyu tadan ilk Avrupalılar. “Modern insan” tarafından çikolatalı içeceklerin ilk kez 1502’de denendiği bilgisi elimizde. 1544’de Avrupa’da kakao bulundurulduğuna dair bilgiler mevcut. İngilizler 1556 yılında ilk kakao ticareti yapan Avrupalılar. 17. yüzyılda ilk sıcak kakao hazırlayan düzeneğin oluşturulduğu biliniyor.

İlk Alman kakaosu 1828 yılında üretiliyor. 1844 yılında J.S. Fry ve çocukları yenilebilir sert kakaonun ilk imalatını gerçekleştiriyorlar. Yine aynı yıl ilk modern çikolata barı yapılıyor. 1864’de ise dünyanın ilk şekerleme dükkânı açılarak çocukların rüyalarına yüzlerce tatla dolu o rengârenk camekânlar ekleniyor. İşte tam da bu yıldan beri her çocuğun sahip olmak istediği tatların tümü o renkli kutularda saklanmaya ve ceplerdeki yerini alacakları günü beklemeye başlıyor.

***
yekta_seker_dukkaninda_ozanezgiberberoglu_com

Önünden geçerken rengârenk camekânına yapıştığımız şekerci dükkânlarına rastlamak bugünlerde pek zor. En son on yıl önce Bursa’nın kent merkezinde kaç kuşaktır şekerleme yapıp satan bir amca ile tanışmıştım. Bir de birkaç yıl önce, yılın ilk gününü geçirmeye gittiğimiz Zeyrek tarafında benzer bir dükkâna rastladım. Şekerlemeler kadrajda çocuk olmayınca pek küskün kaldıklarından fotoğrafa da Yekta’yı yerleştirdim. Eee… Madem bu kadar şekerlemeden bahsettik, şimdi kumbaralarımızı kırıp, şekerleme dükkânına koşalım.

Fotoğraflar:
Zeyrek’te bir şekerleme dükkanı, İstanbul, 2010, 1 Ocak

Posted in Çocukluk, Hayat, Kadraj | Tagged , , , , , , , , , , , | Leave a comment