Türcülük ve Manevi Haklar

hayvan-haklari-1

Decartes’ın hayvanları mekanik varlıklar olarak tanımlamasının üzerinden yüzlerce yıllık biyoloji bilgisi geçti. Artık hayvanların insanlar gibi karmaşık sinir sistemlerine sahip olduğunu, duyguları ve acıları tıpkı insanlar gibi hissedebildiklerini biliyoruz. 1970’lerde ortaya çıkarak kendi hareketini yaratan ve hayvan hakları mücadelesinin yeni omurgasını oluşturan “hayvan özgürleşmesi” terimi halen bu mücadelenin en doğru ve kapsamlı tanımını içinde barındırıyor. Hayvan özgürleşmesi hareketinin en önemli isimlerinden Peter Singer, 1975’te yayımladığı “Hayvan Özgürleşmesi” kitabında “Hayvanlar acı ve korkuyu hissedebiliyorlarsa onlara bunu nasıl yaşatabiliriz?” sorusunu gündeme taşıdı. Harekete büyük bir ivme kazandıran Singer, kitabında gücü ve ona sahip olanın diğerleri üzerindeki tahakkümünü masaya yatırdı. İnsanlara ilk kez karşılaştıkları paradigmalarla hayvanların eşit yaşam hakkı kavramını açıklayan eser, bu özgürleşme hareketinde devrimsel öneme sahip diyebiliriz.

“Hayvan Özgürleşmesi” hayvanların gıda, giyim, bilimsel araştırmalar ve eğlence amacıyla kullanımını tümden reddetmekten fazlasını veriyor. Peter Singer öncelikle kavram kargaşası yaratan terimleri kafanızdan uzaklaştırmanızı istiyor. Örneğin insan-hayvan karşılaştırması birbirinden uzak iki noktayı, kimi yerdeyse zıt anlamları ifade ediyor gibi görünüyor. Bunu ortadan kaldırmanın en kolay yolu insanın biyolojik olarak hayvanlar aleminin bir türü olduğunu net biçimde kabul etmek. Sonrasında insan ve insan dışındaki hayvanlar ifadeleriyle aradaki algısal farklılığı azaltmaya başlıyoruz.

Bir midye mi bize daha yakın yoksa bir maymun mu? İnsan, maymun ve midyeyi bir doğru üzerine yerleştirdiğinizde insan ve maymunun ne denli birbirine yakın, midyeninse bir o kadar uzak noktalarda yer aldığını fark edersiniz. Peki konu adlandırmaya geldiğinde? İşte o zaman tam yanı başınızdaki komşunuz ile midyeyi bir isimle anar, kendi türünüzü ise bu gruptan ayırırsınız. Peter Singer’ın insanın hayvana bakışındaki hatayı gösterirken kullandığı bu basit örnek tek başına bile paradigma değiştirmek için yeterli.

Öldürerek Beslenmenin Ahlaki Açmazları

Hayvan hakları ve özgürleşmesi çok fazla ayağa sahip. Bunun nedeni hayvanların pek çok farklı amaçla ve farklı biçimlerde zulme uğruyor olması. Özgürleşme hareketinin mücadele alanlarını kabaca ve sektörlere göre sınıflarsak; gıda, giyim, araştırma, eğlence gibi birkaç başlık oluşturabiliriz. Can kayıplarının ve mağduriyetin en yoğun yaşandığı yer ise gıda sektörü. Hayvan hakları aktivisti vegan yazar Jeffrey Moussaieff Masson’un hayvanların gıda amaçlı sömürülmesini konu alan kitabı “Tabağındaki Yüz” hayvan haklarının en çok ihmal edilen kısmını gözler önüne seriyor. Bu kitap sadece konunun dışında kalanları uyandırmak için değil. Vejetaryenler ve veganların da fark etmeden hayvan sömürüsüne ortak olmalarının önüne geçecek çok önemli bilgileri sunuyor. Bunun yanında yazar gıda maddesi üretimi amaçlı endüstrileşmiş hayvan sömürüsünün yol açtığı çevresel problemler ile hayvansal üretimdeki ekonomik verimsizlik gibi faktörleri de detaylıca inceliyor. Masson bir psikanalist olarak, soframızda yer alan “lezzetli ürünleri” keyifle yerken ciddi bir inkâr psikolojisi içine girdiğimizi, böylece ardındaki zulme karşı körleştiğimizi vurguluyor ve gözlerimizi gerçeğe açmamız için çarpıcı detaylara yer veriyor.

Veganların gıda için hayvan kullanımı konusundaki düşünce ve propagandaları “hayvanlara acımak ve onları yemekten vazgeçmenin” çok ötesinde. İlk akla gelen hayvanların yaşam hakkı olsa da, çiftlikler ve hayvansal üretim tesislerinin ekolojik tehlikeleri ve ekonomik verimsizliği beraberinde getirdiğini gösteren birçok araştırma var. İnsan yaşamının önceliği düşüncesine kendini kaptırmış olanlara Peter Singer’ın insan hayatını kurtarırken hayvanlara yapılan zulmü de yok edecek bir önerisi var. Yazar, insan hayatı daha önemliyse, az miktarda hayvansal protein için hayvanları beslerken harcanan milyonlarca ton tahılı insanlara yedirerek çok daha fazla insanı doyurabileceğimizi söylüyor. Halen geniş bir kesiminde açlığın yaşandığı dünyada, daha az insanın damak zevkine karşılık Singer’ın adil bir teklifi var: Daha çok insanın tokluğu.

Kutsallaştırılmış Hayvan Ölümleri: Deneyler

Tıbbi araştırmalarda hayvanların kullanımı halen tartışmalı konulardan. Hayvan özgürleşmesinde, çok büyük kısmı birbirinin tekrarı olan ve kısıtlı fayda sağlayan deneyler tamamen reddediliyor. Önemli hastalıklara çare bulmak söz konusu olduğunda ortaya çıkan tartışmalar ise bir başka ahlaki problemi beraberinde getiriyor. İnsana fayda sağlayacak bir ilacı denerken, çok daha doğru sonuçlar verecek olmasına rağmen, neden insan değil de başka türler seçiliyor? Deneylerde yoğun olarak kullanılan memelilerin sinir sistemlerinin insanınkiyle çok benzer olduğunu, acıyı ve korkuyu aynı şekilde hissettiklerini biliyoruz. Hayvan deneyi yanlısı etik araştırmacıları insan dışı türlerin gelecek planı kurma, gelişmiş idrak ve toplumsal değer yaratma gibi yetileri olmadığı savından beslenerek, yüksek riskli uygulamalarda hayvanların tercih edilmesinin ahlaki olduğunu savunuyorlar. Hayvan hakları aktivistleri bu noktada zihinsel olgunluğa erişmemiş bebekler ya da bu sayılan yetilerin hiçbirini barındırmayan zekâ geriliği olan bireylerde deney yapılması teklif edilemezse bunun hayvanlar için de teklif edilemeyeceğini öne sürüyor.

Hayvan hakları konusunda “radikal” görüşleriyle hayvan özgürleşmesi hareketinin önemli isimlerinden biri olmuş ahlak felsefecisi Prof. Tom Regan “Kafesler Boşalsın” adlı kitabında tıp araştırmalarından, kozmetiğe ve ev temizlik malzemelerinin üretimine kadar her alanda uygulanan deneylere “yararların abartılması” argümanıyla bakıyor ve gereksizliklerini araştırma verileriyle ortaya koyuyor. Yazar bunun yanında, günlük hayatın normali haline gelmiş büyük hayvan hakları ihlallerine dikkat çekiyor. Endüstrileşmenin hayvan yaşamını yok eden sistemleri de beraberinde getirdiğini vurgulayan Regan, gıda tesisleri, araştırma laboratuvarları, sirkler ve hayvanat bahçeleri gibi sistematik ölüm kamplarını eleştiriyor ve hayvanların bilinçli varlıklar olarak saygıyı ve özgür yaşamı hak ettiklerini söylüyor. Hayvan özgürleşmesi hareketinin temelini oluşturan bu düşünce Regan’ın iyimser öngörüsüyle birleşiyor. Yazar kafesleri boşaltma metaforuna büyük bir ahlaki değer yüklüyor. “Kafesler Boşalsın” canlıların fiziksel ve ruhsal tutsaklıklarının ahlakı çürüten yanını görünür hale getiriyor.

kali9

Türcülük ve Manevi haklar

Hayvan özgürleşmesi savunucuları türcülük ile ırkçılığın kardeş olduğunu biliyorlar. Canlılar arasında yapılan ayrımı ve seçilmiş türlere yönelik sistemli ayrımcılığı kabullenen insanlar, uygun koşullar oluştuğunda bu zulmü kendi türü içinde de kabullenebiliyor. Buna et endüstrisi ve hepçil beslenenlerin körlüğünü örnek olarak gösterebiliriz. Her gün yüz binlerce hayvanın sadece “et” için öldürülüyor olmasını kabullenen insanlar, kendilerine mezbahaların iç yüzü gösterildiğinde kurban edileni kendinden ayıran keskin farklar olduğunu öne sürerek vicdani rahatlama sağlıyor. Yine hayvanların insanlar için “yaratıldığı” düşüncesini besleyen dinsel inançlar da insanı diğer türlerden koparıp başat bir noktaya çekiyor. Biyoetikçiler ve hayvan özgürleşmesi savunucuları insanların bu “kendini farklılaştırma” eğiliminin büyük savaşlar ve soykırımlar da kendini gösterdiğini savunuyor. Böylece kendinden farklı olan her tür ya da ırka empati kurmaksızın yaklaşmanın yolu açılmış oluyor.

Hayvanlar manevi haklara sahip olabilir mi? Eğer olabilirse bu hakların sınırları neye göre belirlenir? Hayvan hakları insan hakları ile çatışır mı ya da çatıştığı durumlarda hangi hak üstün gelir? Hayvan haklarını felsefi alanda sorgularken sorulabilecek sayısız soru var. Temelde hayvanların kimi haklara sahip olabileceği görüşünde toplanan geniş bir kitle bulunuyor. Ne var ki iş, hakların türler arası ayrımına geldiğinde hayvan hakları ile insan haklarını eşit ya da paralel gören insan sayısı oldukça az. Hayvan haklarını insana alternatif koşan sorular duyarlı kesimin kendi içinde parçalanmasına yol açıyor. Ahlak felsefecisi David DeGrazia “Hayvan Hakları” kitabında hayvanları manevi haklarının anlaşılabilmesi için modeller sunuyor. Onların yaşam döngüleri, bu döngü içindeki pozisyonları, sosyalleşme güdüleri, türdeşleri ve diğer türlerle ilişkilerini örneklerle açıklayan yazar, hayvan zihninin insandan çok da farklı işlemediğini ortaya koyuyor. Bizler kadar kompleks düşünceler üretemese de hayvanlar da hayatlarını devam ettirmeye yönelik stratejiler kuruyor, hiyerarşik gruplar ve aileler oluşturuyorlar. DeGrazia aramızdaki farkın düşünüldüğü kadar büyük olmadığını tekrarlarken mevcut farkların da insana avantajlı rol sağlamak için yeterli olmadığını söylüyor.

Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?

Hayvanlar hakkındaki yerleşik görüşlerimize iki temel düşünce damgasını vuruyor. İlki, hayvanlara gereksiz acı çektirmemek gibi dolaysız bir yükümlülüğümüz olduğu düşüncesi. Ancak hayvanları mal olarak gören ahlaki yapılanma hayvanlara acı çektirmeyi yasaklayan kuralları pratikte anlamsızlaştırıyor. Hayvanlarla ilgili ahlaki görüşlerimizi şekillendiren ikinci düşünce ise olağanüstü durumlarda insanların çıkarlarına öncelik vermemiz gerekliliği. Hayvan hakları aktivisti ve hukuk profesörü Gary L. Francione bu düşünceleri “Çocuğunuz mu yoksa köpeğiniz mi?” sorusuyla irdeliyor.

Yanan bir binada çocuğunuz ve köpeğiniz mahsur kalsa önce hangisini kurtarırdınız? Peki ya çocuğunuz ve yabancı bir çocuk? Yanan binada köpeğiniz ve Hitler olsa; peki o zaman hangisini kurtarırdınız? Uç örneklerle yaşam hakkı yönünden hayvan-insan karşılaştırmasını farklı boyutlara çeken araştırmacı, insanların ahlaki bir şizofreni durumu içinde olduğunu savunduğu “Hayvan Haklarına Giriş” kitabında yaşamın tüm türler için aynı öneme sahip olduğunu ve bu hakkın hiçbir bahaneyle yok sayılamayacağını söylüyor. Farklı amaçlarla öldürülen hayvanları sayısal olarak sıralayan yazar göz ardı edilen canların hayal bile edilemeyecek çoklukta olduğunu vurguluyor. Ahlaki kuramlar yaratabilmesiyle övünen insanlığın nasıl bir ahlaki patolojiyle bu ölçüde büyük bir zulmü görmezden geldiğini sorguluyor.

Kurguda Hayvan Hakları Yüzleşmesi

Hayvan hakları, hakkında çok az şey bilinen bir alan olduğundan, hak mücadelesine ilgi duyanların öncelikle kılavuz niteliğindeki kitaplar ve felsefi sorgulamalara yer veren eserlerle başlamasının faydalı olacağını düşünüyorum. Hak ve özgürlükler alanında aktivizm gösterenlerin dahi konu hayvan hakları olunca büyük eksikler ve yanlış bilgiyle hareket ettiklerini görüyoruz. Temel kavramlar, sorgulama biçimleri ve insan-insan dışı hayvanlar arasındaki yaşamsal eşitliklerin irdelendiği didaktik kaynakları yeterince okudum diyorsanız Michael Tobias tam aradığınız isim. Tobias’ın “Acıyı hissetmek için kurban olmak gerekmez” sloganıyla sunduğu kitabı “Öfke”, hayvan haklarını provokatif bir kurguda ele alıyor. Tobias insanların eskiden doğanın bir parçası olarak yaşarken modernleşme ile antroposentrik eksene kaydığını, dünyadaki tüm canlıların kendisi için yaratıldığına yönelik boş bir inanç geliştirdiğini ve bu inancın hayvana yönelik sistemli ve korkunç bir zulüm ağı yarattığını söylüyor. “Öfke” büyük bir hesaplaşmanın öyküsü. İnsanın diğer türler üzerinde oluşturduğu tahakkümün intikamı bu kurguda alınıyor. Kitap sarsıcı anlatımıyla kimi yerlerde rahatsız edici gelse de zihinde büyük yırtılmalar yaratarak bakış açınızı değiştirecek güce sahip.

Mücadele Yeni Başlıyor

Türkiye’de hayvan hakları henüz emekleme aşamasında. Dünyada bu konuda büyük bir mücadele devam ediyor olsa da hayvan özgürleşmesinin sağlanmasına daha çok uzun yıllar var gibi görünüyor. Ülkemizde yasalar halen hayvanı “mal” olarak görüyor. Neyse ki hayvan haklarını yalnızca sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklerin refahından öteye taşıyabildik. Hayvan haklarının sokak hayvanlarıyla sınırlı kaldığını 90’lı yılların sonunda hayvanların giyim sektöründe kullanılmalarına karşı savaşan kürk ve deri karşıtı inisiyatifin başlatıcılarından biri olarak, gerekli motivasyonu Peter Singer, Tom Regan gibi felsefecilerin yazılarında bulduğunu söyleyebilirim. Bugün bu önemli etikçilerin önayak olduğu hayvan özgürleşmesi mücadelesi birçok hareketi doğurmaya devam ediyor. Bunların arasında ALF (Hayvan Kurtuluş Cephesi) gibi global oluşumlardan, “Kürke Hayır” ya da eğitimde deney karşıtı vicdani ret grupları gibi yerel inisiyatifleri sayabiliriz. Tüm özgürlüklerin bir arada yaşandığı bir dünya hayalinde önümüzü aydınlatan tüm üretken zihinlere teşekkürler.

“Kafesler Boşalsın”, Tom Regan, 316 s., Çev: Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, 2007
“Tabağındaki Yüz”, Jeffrey Moussaieff Masson, Çev: Zülal Kalkandelen, 267 s., Paloma Yayınevi, 2015
“Hayvan Haklarına Giriş”, Gary L. Francione, Çev: Renan Akman-Elçin Gen, 328 s., İletişim Yayınları, 2008
“Öfke”, Michael Tobias, Çev: Algan Şezgentüredi, 335 s., Versus Kitap, 2006
“Hayvan Özgürleşmesi”, Peter Singer, Çev: Hayrullah Doğan, 363 s., Ayrıntı Yayınları, 2005
Hayvan Hakları”, David Degrazia, Çev: Hakan Gür, 176 s., Dost Kitabevi Yayınları, 2006

 

This entry was posted in ≡ Remzi. Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın